Meleklerin Yıkadığı Genç



Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretlerinin henüz yeni evlendiği günün gecesiydi. Sevgili Peygamberimiz, eshâbını toplayarak islâma saldırmak ve yok etmek için bütün savaş hazırlıklarını tamamlayan Mekkeli müşriklere karşı harp yapılması kararını vermişlerdi. Harbe katılacak sahâbiler tek tek evinden çağırıldı. Harp haberini duyuran haberci, Hanzala nın evine uğradı. Bu karar ve resûlullah Efendimizin emri ona da ulaştı. Emri duyan Hanzala, boy abdesti alma fırsatını bulmadan Uhud a gitmek üzere hemen sahâbenin arkasından koşmaya başladı ve eshâbının arasına katıldı.

Harp sona erince Müslümanlar Medine ye dönmeye başladılar. Harbe iştirak edenlerin yakınları acaba bizden geriye dönen olacak mı heyecanı içerisinde yollara sıralanmışlardı. Bunların arasında henüz bir günlük evli olup, gece yarısı sevgili peygamberimizin emrine uyarak harbe giden ve şehitlik şerbeti içen hazreti Hanzala nın dul hanımı da vardı.Herkes büyük bir heyecanla harpten dönenlere yakınlarını soruyor, fakat hiç kimse kimseye cevap vermiyordu. Ancak sorulan soruları sevgili peygamberimiz (a.s) cevaplıyordu. En son olarak soru sorma sırası, şehit olan Hanzala nın hanımına gelmişti. Resûlullah Efendimize yaklaşarak:

- Ey! Allahın Resûlu! Hanzala nerede?

Sevgili peygamberimiz cevabında:

- Hanzala şehit oldu , buyurdu.

Bunun üzerine Hanzala nın hanımı:

- Yâ Resûlullah, şu anda söyleceğim bir aile sırrıdır. Sizler de biliyorsunuz ki, kocamla daha henüz ilk evlendiğimiz geceydi. Kocam Hanzala, sizin mübârek emrinize uyarak boy abdestini alamadan harbe katıldı. Bildiğiniz gibi şehit oldu. Bu sebeple, emir veriniz de kocamı bulsunlar ve yıkasınlar, dedi.

Bunun üzerine sevgili peygamberimiz hüzünlü bir şekilde:

- Sen Hanzala için hiç merak etme! Ben Hanzala yı rahmet suları ile melekler tarafından yıkanırken gördüm, buyurdu.

Namazı Doğru Kılmak




Resulullah (s.a.v.) Efendimiz, bir gün mescitte ashabıyla birlikte otururken, İslam ı yeni öğrenmiş bedevi bir zat girdi. Rüku ve secdesini tam yapmadığı bir namaz kıldı.

Sonra huzura gelerek selam verdi. Resulullah Efendimiz selamını aldı ve.
- Dön namazını tekrar kıl, buyurdu.
O zat dönerek, önceki kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resul-i Zişan (s.a.v.),
- Dön tekrar kıl; çünkü sen, namaz kılmış olmadın!, buyurdu.
Bu hal üç defa tekerrür edince o zat:
- Ya Resulullah! Seni hak ile gönderen Allah a yemin olsun ki, ancak bu kadar biliyorum, doğrusunu bana öğretirmisin? dedi.
Bunun üzerine Efendimi z (s.a.v.):
- Namaz kılmak isteyince güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini al, kolayına geldiği kadar Kur an oku, sonra rükua varıp sukunet buluncaya kadar dur. Sonra başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye varıpmutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya kadar otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur, bundan neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun, buyurdu.

Anne - Baba



Abdullah b. Mes’ud diyor ki: “Peygamber (s.a.s.) Efendimize:

-Allah’ın katında en sevgili amel hangisidir? diye sordum, Peygamber (s.a.s.):
-Vaktinde eda olunan namazlar, buyurdu.
-Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir? dedim.
-Ana-babaya iyilik etmektir, buyurdu.
-Sonra hangisidir? dedim.
-Allah yolunda cihaddır, buyurdular. (Riyâzu’s-Sâlihîn, I, 347).

Çocuklar anne-babaları hakkında kötü konuşmamalı, onlara sövmemelidir, vasiyetlerini yerine getirmeli, dostlarına ikramda bulunmalıdırlar: “Ey Rabbimiz kıyamet günü, beni, anne-babamı ve bütün müminleri mağfiret eyle. ” (İbrahim, 14/41) diye dua etmelidir.

Baliğ olan çocuklar ana-babalarının odalarına her zaman izin alarak girmelidirler. Baliğ olmayan küçükler de şu üç vakitte ana-babalarının veya başkalarının odalarına izin ile girmelidirler:
Sabah namazından önce, yani yataktan kalkıp giyinileceği zaman; öğle uykusu sırasında yatsı namazından sonra yatılacağı zaman.
Çünkü bu vakitler karı-koca arasında mahrem vakitlerdir. Allah’u Teâlâ, bütün müminlere bunu çocuklarına öğretmelerini emretmiştir (en-Nûr, 24/58).

Hz. Peygamber, “kime iyilik edeyim” diye soran bir sahâbiye şu karşılığı vermiştir: “Ananıza (bunu üç defa tekrarlamıştır) sonra babanıza, sonra en yakın olanlara” (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1,2; Ebû Dâvud, Edeb, 120). Yine Peygamber Efendimiz “Anne Cennet kapılarının ortasındadır” (İbn Hanbel, V, 198); “Cennet annelerin ayakları altındadır” (Nesâî, Cihad, 6) buyurmuştur.

Çocuklar ana-babalarına karşı daima saygılı olmalı, onlara karşı tatlı dilli, güler yüzlü davranmalıdırlar. Ana-babanın bütün söylediklerini Allah’a itaatsizlik söz konusu olmadıkça, dinlemek ve kabul etmek gerekir. Her işte onların rızasını almaya çalışmalıdır. Onların hizmetlerini kendi hizmetinden önce görmelidir. Öldüklerinde de onları rahmetle anmak, onlar için hayır dua etmek, hayır yapmak, vasiyetlerini yerine getirmek gerekir.
Allah’a şirkten sonra en büyük günah ana-babaya itaatsizliktir. Ana baba İslâmî emirleri yerine getirmede ve yasaklardan kaçınmada titizlik göstermiyorlarsa ve hatta kâfir iseler bu onların ana-baba olmalarından doğan haklarını ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla onlara Allah’a isyan teşkil etmeyen hususlarda itaat etmek ve her zaman iyi davranmak gerekir.

Bir Ölüm Rüyası



Bir zamanlar bir yerde Allah’ın bir veli kulu yaşardı. Temiz kalpli, ihlaslı, safça bir mü’mindi. Her gördüğünü iyiye yorumlar, Allah’a çok tevekkül ederdi. Bir kötülük, bir çirkinlik görse iyi tarafından alır, “Bunda bir hikmet vardır” diyerek gönlünü hoş tutardı. Her şeyin iyi yönünü görür, gülleri devşirir, dikenlerle hiç ilgilenmezdi. Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görür, onlara güler yüzle nasihat ederdi.

Müslümanların kıskanmasına aldırmaz. Onlara karşı yine hüsn-ü zan ederdi. Şeytanı ve nefsini tam ve katıksız düşman bilir, Allah’a sığınırdı. Nefsinin hücumlarına karşı iman kalesine girer, elden geldiğince ona karşı silahlanırdı.

Açıktan küfrünü açıklayanlara, Tevhid’i bulmaları için dua ederdi. Hayatı nurlu, gönlü sürûrlu has bir kuldu. Kur’an-ı sıkça okur, ayetleri anlamaya çalışırdı.

O gün yine nafile oruca niyetlenmişti. Dûha namazını biraz erkence kılmış, şehrin dışına doğru yürüyüşe çıkmıştı. Çevre duvarlarının dışına ağaç gölgelerinin sarktığı eski mezarlığa doğru yürüdü.

Kabristana girdi. Fatiha ve ihlası okudu. Bunu da, ebedi ikamegâhlarında yatanların ruhlarına hediye eyledi.

Koyu gölgeli bir ağacın altına oturup alnında biriken terleri mendiliyle sildi. Derin bir tefekküre daldı. Mezardakilerin hallerini düşünüp, onlar için kaygılandı. Yüreğine ılık bir şeyler aktı, gözleri yaşardı.

Sevgili Peygamberimiz kabir konusunda ne buyurmuştu? “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

Şimdi burada yatanlar acaba hangisinde?

Acaba bunlar dünya hayatında neler yaptılar? Nasıl inandılar, nasıl yaşadılar? Şimdi cennet bahçesinde zevk mi ediyorlar, yoksa cehennem çukurunda azap mı çekiyorlar? Bir meraktır kapladı içini...

Bu eski mezarlıkta kimler yatıyor? Zengiler, fakirler, iyiler, kötüler, zalimler, günahkârlar...

Sonra yaşadığı zamanı düşündü... Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışanları, mazlumlara eziyet eden zalimleri, vatan, millet, bayrak diye halkı uyutanları, bankalarındaki hesaplarını kabartabilmek için herşeyi mübah sayanları düşündü.

Bir lokma için çöplük karıştıranları, televizyonda gördüğü sanatçı(!)lara ilah muamelesi yapanları, sırf okumak için gittikleri okula; senin giyinişin, kılık-kıyafet yönetmeliğine aykırı diye umudunu o okula bağlamış kızları okula almayan zihniyeti, dininin gereği giyindiği için okuluna alınmayan kızları, alkolün ve uyuşturucunun batağına düşmüş gençleri, ekranlarından fuhuştan başka birşeyin gösterilmediği televizyonların yöneticilerini düşündü... Allah’ım aklıma mukayyet ol! Sen ki duaları kabul edersin. Bizleri Rasulullah’ın (s.a.v.) sancağı altında toplananlardan eyle!..

Senin dininin gereklerini yerine getirmeyenler, bu hayatın sonunda hesap yok zannediyorlar. Oysa Üstad Necip Fazıl Kısakürek bir şiirinde:

“Bu hayatın sonunda hesap yok mu zannettin sen?

Lokantanın garsonu bile; ‘hesap lütfen’ diyor.

Lokantanın garsonu bile hesap isterken...

Sen nasıl olur da; bizlere herşeyi bahşeden, sen...

Hesap sormazsın?..

İlahî onları affet, onlara hidayeti nasip et.”

Ya Rabbi! Çok sürmeden beni de buraya getirecekler. Benim halim ne olacak? Her nefis ölümü tadacaktır. “Ölümün acısı üç yüz kılıç yarasından fazladır.” buyurulmuş. Ben nasıl dayanacağım?

Şeytan son anda bana musallat olursa ben ne yaparım? O zaman halim nice olur. Kabir hayatı, sonra diriliş, hesap-kitap, mizan-terazi, sırat, cennet, cehennem...

Gelen iki meleğe nasıl hesap vereceğim? Onların sorularına cevap verebilecek miyim?..

Bu düşünceler içindeyken uyku bastırdı. Başını yaşlı ağacın gövdesine dayadı. Dualar mırıldanırken gözü dallara, yapraklara kaydı. Sanki o yapraklarda ölmüş insanların isimleri vardı. Onları okumaya çalıştı. Uyku iyice bastırdı. Gözleri kapandı. Derin bir uykuya daldı.

Rüyasında mezardakileri gördü. Güyâ kendisi de ölmüş, orada bulunan kabir arkadaşları hâl diliyle kendisine bir şeyler anlatıyorlardı. Geriye dönüşü olmayan dünya hayatlarını, çaresizliklerini, nasıl aldandıklarını, halen hayatta olanlara nasıl gıpta ettiklerini, kendilerine fırsat verilse ve dünyaya dönseler sırf Allah’ın (c.c.) rızası için nasıl yaşacaklarını, hepsini, hepsini...

Sonra kabrin içinde en çok feryatların, iniltilerin geldiği kabrin sahibine sordu:

- Arkadaş halin nedir? Neden en çok azap sana çektiriliyor?

Kabirdeki şöyle cevap verdi:

- Ah!.. Aman... Halimi hiç sorma. Ben dünya hayatında Allah’a (c.c.) şirk koştum. Her günah affolunur, benim günahım affolunmaz.

- Anladım...

Sonra ana-babasına karşı gelenlerin, katillerin, intihar edenlerin, zulüm yapanların, zina yapanların, içki içenlerin, faiz yiyenlerin, kumar oynayanların, iftira atanların, riyakârların, münafıkların, rüşvet yiyenlerin, yetim malı yiyenlerin, sihirle uğraşanların, avret yerini açanların, karşı cinse benzeyenlerin, ilmiyle âmil olmayan alimlerin, hatta sattığı süte su karıştıranların hayatını dinledi. Çektikleri azaba tanık oldu.

İçi sıkıldı iyice. Çıldıracak gibi oldu. Sonra duyduğu kuş sesleriyle, hissettiği ve tarif bile edemediği eşsiz korkularla kendine geldi..

- Ya sen ey mevta! Nedir tüm bu güzelliğin sebebi? Seni görünce içim açıldı, gönlüm rahatladı. Senin yerinde olması ne kadar isterdim. Belli ki cennete namzetsin. Seni bu makama çıkaran nedir? dedi.

- İmandır kardeş, iman.

- Nasıl yani?

- Ben dünyadayken “La ilahe illALLAH (c.c.) Muhammedürresullah” lafzını tam manasıya anladım, layıkıyla iman ettim, ibadet ettim.

Allah’ım bu güzelliklerini hepimize nasip et, düşüncesi içinde diğer cennetlikleri; zekat verenleri, oruç tutanları, namaz kılanları. Allah’ı (c.c.) çokca zikredenleri ana-babasına hürmette kusur etmeyen evlatları, iyiliği emredip kötülükten nehyedenleri. İffet sahibi insanları, şehidleri, ehl-i takva sahiplerini dinledi. Onlara yapılan izzet-i ikramı gördü. Onlara gıpta ile baktı.

Bizim ALLAH (c.c.) dostu rüyasında kabir aleminde dolaşırken gelen gürültülerle uyandı. O kabristana yeni bir ölü getirilmişti. Kalabalık bir cemaat vardı. Ölüyü kabre koydular. Üzerini toprakla örttüler. Yasin, tekasür, ihlas, fatiha surelerini okuyup dua ettiler. Ellerini yüzlerine sürüp kabristandan ayrıldılar. Kabrin başında ölenin oğlu, kardeşi, bir de imam kaldı. İmam ayağa kalkıp:

- Ey Ahmet oğlu Hasan! diye üç kere bağırdı.

Dünya üzerinde bulunduğun inancı hatırla. O da şudur: “Allah’tan (c.c.) başka ilah olmadığına, Muhammedin (s.a.v.), Allah’ın (c.c.) Rasulü olduğuna, senin Rab olarak Allah’a (c.c.) Din olarak İslam’a, Peygamber olarak Hz. Muhammed’e (s.a.v.) razı olduğuna dair şahitliğindir.” dedi...

Artık imamın ve yanındakilerin işi bitmişti. Son kez kabre bakıp çıkışa doğru yürümeye başladılar.

Kendisini halen rüyada zannediyordu ki; karşıdan gelen imam:

- Hey! Mübarek kalk ne yatıyorsun? sözleriyle irkildi ve birden ayağa fırladı.

- Sen kimsin? Ben nerdeyim? Öldüm mü? dedi..

İmam tebessüm ederek:

- Korkma, dünyadasın. Güneşin altında mezarlıkta uyumuşsun. Az önce bir kardeşimizi ahirete uğurladık. Uyuyacağına cenaze namazına iştirak etseydin, daha iyi olurdu dedi.

- Çok derin uykudaydım hocaefendi. Öyle rüyalar gördüm ki... Bende, ölmüş gibiydim...

- Hayırdır inşaallah. Nasıl olsa öleceğiz. Şimdi önce bir abdest al açılırsın. Sonra öğlen namazının vakti çıkmadan namazını kıl.

İmam ve yanındakiler kabristandan ayrıldılar. O ise halen gördüğü rüyanın etkisi altındaydı. Elinin tersiyle alnının terini sildi. Rüyasında bile cehenneme tahammül edememişken nasıl olur da yaşadığı hayatı cennete gidebilmek için harcamazdı...

İlahi! Bizi af ve mağfiret eyle. Rahmeti ve mağfiretini üzerimizden eksik etme.

Bizlerin canını Senin yolundayken al. Yoksa biz sorgu meleklerine nasıl hesap verir, kabir azabına ve cehenneme nasıl dayanırız?..

İlahi!.. Affet...

Beddua



Hz. Ömer (R.A.) naklediyor:
“Rasulullah (A.S.) zamanında Abdullah isminde “el-hımâr lakabıyla meşhur birisi vardı; sık sık Rasulullah’ı güldürürdü.
Bir defasında içki içtiği için Efendimiz onu cezalandırmıştı. Başka bir defasında yine içki yüzünden huzura getirildi; Efendimiz (A.S.) emretti, yine ceza uygulandı.

Onun bu şekilde bir kaç defa cezalandırıldığını gören birisi:
“Allah ona lânet etsin! Ne kadar da çok içki içiyor. diye lânet okudu. Bunu duyan Rasulullah (A.S.).“Ona lânet etmeyin! Vallahi o Allah ve Rasulünü seviyor. buyurdu. (Buhari, Ebû Ya’lâ)

Ebu Hureyre’nin (R.A.) aktardığı bir olayda da, yine içki yüzünden ceza verilen bir kimseye oradakilerin beddua etmesi üzerine Rasulullah (A.S.):
“Böyle söylemeyiniz! Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayınız! (Buhari) Allahım onu affet, onu doğru yola ilet. Allah sana acısın deyiniz. buyuruyor. (Kandehlevî)

Azrail in Güzelliği



Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap"ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir"e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:


-"Doktor bey" dedi. "Ben size...dargınım." "Niçin?" diye sordum.
-"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. Onu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır" dedim. "Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala:
-"Doktor bey" dedi. "Ben ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim. "Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince "Muhammed"" (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap"a sürekli morfin yapıyor ve O"nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:

-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap"ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.


Ertesi gün Ona:
-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
-"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"
-"Kızım" dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

Salı günü Serap"ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

-Doktor beye söyleyin, dedi. Azrail, Onun söylediğinden de güzelmiş!...

[-Onk. Dr. Haluk Nurbaki den gerçek bir hatıra-]

Allah görüyor



Hz. Ömer (r.a) halifeliği döneminde gece sokaklarda dolaşır, halkın emniyet ve huzurunu kontrol ederdi. Bir hastanın feryadını duysa durup ilgilenir, derdine çare olmaya çalışırdı. Bir çocuğun ağladığını işitse, sebebini sorar ve yardımına koşardı.

Bu maksatla dolaşırken bir gece yarısı evin birinden bir ses duyar. Ana ile kız arasında geçen bir münakaşaya şâhit olur. Kızın anasına karşı dürüst ve tatlı sözlü hareketi Hz. Ömer (r.a)’ın gönlünü fetheder. Kız:

“- Anneceğim! Halife’nin süte su katmama emrini duymadın mı? Nasıl hile yapabiliriz? Kötü bir iş bu.” diye konuşur. Annesi fikrinde ısrar eder ve:

“- Kızım! Bizim burada süte su koyduğumuzu halife nereden görecek, nereden bilecek ve nasıl işitecek?” der. Kendince kızını ikna etmeye çalışır. Fakat imanı bütün kızcağız bu cevaptan hoşnut olmaz. Süte su katma işini asla doğru bulmaz.

“- Anneciğim! Bu yapılanı bu saatte halife Ömer görmüyorsa da Allah Teâlâ görüyor.” diye cevap verir.

Hz. Ömer (r.a) imanı bütün bu kızcağızın cevabından pek hoşnut olur. Dürüstlüğüne hayran kalır. Ruhunda taşıdığı bu imanın bir mükâfatı olarak onu oğlu Âsım’a nikahlar.

Padişah ve İhtiyar



Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil’i kıyafet gezmeye karar vermiş.
Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler..

Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah,ihtiyarı selamlamış.” Selamunaleykum ey pir’i fani…”
” Aleykumselam ey serdar’i cihan…” Padişah sormuş.
” Altılarda ne yaptın ?”
” Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…” Padişah gene sormuş.
” Geceleri kalkmadın mı ?”
” Kalktık…Lakin, ellere yaradı…” Padişah gülmüş.
” Bir kaz göndersem yolar mısın ?”
” Hem de cıyaklatmadan…”Padişahla başvezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah başvezire dönmüş.
” Ne konuştuğumuzu anladın mı ?”
” Hayır padişahım…”

Padişah sinirlenmiş.
” Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.”Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor..
” Ne konuştunuz siz padişahla…” Adam, başveziri şöyle bir süzmüş.
” Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim..”
Başvezir, yüz altın vermiş.
” Sen padişahı, serdar’ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah olduğunu..”
” Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi..”

Vezir kafasını kaşımış.
” Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek…”
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
” Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mi ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim.” Vezir bir soru daha sormuş…
” Geceleri kalkmadın mı ne demek ?”Adam bir yüz altın daha almış.
” Çocukların yok mu diye sordu..Var, ama hepsi kız. Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim…” Vezir gene kafasını sallamış.
” Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek…” Adam gülmüş.

” Onu da sen bul…”

Taşın Hikayesi



Genç bir Yönetici, yeni Jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar geçen mesafede yola çocuk fırlamadı. Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı. Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti.

Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bağırıyordu : Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o taşın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacağım. Neden yaptın bunu ?

”Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi. “Lütfen, amca, lütfen kızmayın. Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim. Taşı attım çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı. Çocuk, gözlerinden süzülen yaşları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti. “abim orada. Yokuştan aşağı yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum.”

Çocuğun şimdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu : “Onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardım edebilir misiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır.
Ne diyeceğini bilemez halde, genç yönetici boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı.

Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı. Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi.
Arabanın yan kapısında taşın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiçbir zaman tamir ettirmedi. Oradaki izi, şu mesajı hiç unutmamak için sakladı :

Hiçbir zaman yaşamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme.
Yaratıcı ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur. Bazen, onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize taş fırlatmak zorunda kalır.

Fısıltıyı dinle… veya taşı bekle.
Seçim senin.

Yemekte Besmele ve Şeytan



Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor:
Peygamber aleyhisselâm ile beraber yemek etrafında hazır olduğumuz vakit.. Allah’ın Resulü başlamadan önce ellerimizi yemeğe uzatmazdık. Bir defa Resulüllah aleyhisselâm ile beraber yemek etrafında toplanmıştık. Bir cariye, biri tarafından itilircesine gelip elini yemeğe uzatınca, Peygamber aleyhisselâm cariyenin elini tutup onu durdurdu. Ondan sonra bir Arâbî de aynı şekilde itilircesine geldi. Allah’ın Resulü bununda elinden tutup yemeğe başlamasına mani oldu ve şöyle buyurdu:

— Muhakkak ki şeytan, Allah’ın ismi anılmamak, yani besmele çekilmemek suretiyle yemeği kendisine helâl kılmaya gayret eder. Bu sebeple bu cariyeyi getirdi ve besmele çektirmeden yemeğe başlatarak, bunun vasıtasıyla yemeği kendisine helâl kılmak istedi. Bunun için cariyenin elinden tutup yemeğe başlamasını önledim. Sonra, aynı sebeple şu ârâbiyi getirdi. Onun da elinden tutup yemeğe başlamasına mani oldum. Hayatımı kudreti ile tutan Allah’a yemin ederim ki, cariyenin eli ile birlikte şeytanın da eli elimde idi.
(Müslim, Ebû Davud, Neseî)
Hazreti Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor:
Resülullah aleyhisselâm sahabîlerinden altı kişi ile beraber yemek yiyordu. Bu arada bu ârâbî geldi ve iki lokma yedi. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm:
— Eğer şu ârâbî besmele ile yemiş olsaydı yemek hepinize yeterdi, buyurdular.
(Tirmizî)

Gül Yaprağı



Uzakdoğu’da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi.

Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra söz’süz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.

Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.

Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti.

Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.

Gül yaprağı suyun üsünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.

İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.

Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.

Sevilmek için Randevu



Uykusunun baldan tatli oldugu sabahlarda, melek öpüslerle uyandirilmaz olur. Anne bagirir:
"Cabuk ol servisi kaciracaksin!"

Baba kükrer:

"Ne yatmasini biliyorsun, ne kalkmasini!"

Sabahlari günesin dogusunu bilmez cocuk. Hic aydinlanmadan kalkar ici. Taze bir sabah, bayat bir günün devamidir cok zaman.

Her sabah adina yuva denen, adina kres denen o yere birakilir. Baskalarinin annesinde, kendi annesinin hasretini ceker günboyu. Sabahin köründe „benim annem ne zaman gelecek“ diye gözyaslari eker solgun yüzüne dizi dizi.

Aksam ne uzundur. Yuva nice gürültülü.

Sevgilerini konusurlar efkarli saatlerde.

„Benim babam beni cok seviyor.“

„Hayir, benim babam beni daha cok seviyor.“

„Hadi ordan, beni hem babam hem annem daha cok seviyor.“

Baskalarinin babasi kendi cocuklarini cok severse, sanki kendi babalarinin sevgisi azalacakmis gibi kavga ederler. En cok sevilen olmaktir tutkulari. Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatini yapmaya koyulurlar.

„Benim babam beni hamburger yemeye götürdü.“

„Biz hem hamburger yemeye gittik, hem de Luna parka gittik.“

„N`apalim. Benim annem beni sinemaya götürdü. Arslan Kral filminde agladik annemle birlikte.“

„Kizlar aglar zaten. Aglamanin neresi eglenceli?“

„Biz babamla mac ettigimiz zaman cok egleniyoruz.“

„Benim babam benimle degil, arkadaslariyla mac etmeye gidiyor.“

„Bak demek ki benim babam beni daha cok seviyor. Bi kere biz ikimiz, yani babamla ben, mac ediyoruz.“

Pazartesileri hep böyle gecer.

Herkes kendi babasinin en sevgili baba oldugunu ispat etmeye calisir. Öteki cocuklar yeni sebgi ispatlarini ortaya koydukca icini bir ürperti kaplar. Baskalarinin babasi cocuklarini daha cok mu seviyordur acaba? O reklam gelir aklina. Kahrolasi reklam. „Evinizi seviyorsunuz, arabanizi seviyorsunuz... Beni sevmiyor musunuz?“

Inanmak üzeredir onu sevmediklerine. Arka koltuga gazoz döktü diye ne cok bagirmisti babasi. Ama olsun, arkadaslarina bunu anlatmazsa eger, babasinin arabasini kendisinden cok sevdigini nereden bilecekler.

Keske her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydi. Bunun icin Pazartesileri hep hasta numarasi yapmasi. Uyanamamasi. En sevilen cocuk olmak yarismasi, bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün, her sey ne kadar kolay olacak.

Oyunu degistirebilirdi. Bu oyunun maglubu oldugunu arkadaslari ögrenecek diye her Pazartesi karanlik bir kuyu olmazdi o zaman. Herkesin annesinin ve babasinin ne kadar iyi anne baba oldugu, cünkü onlara ne cok pahali oyuncak aldiklarinin konusulduklari bir sira „beni anneannem cok sever“ diye bagiriverdi. Sustu arkadaslari. Söyleyebilecek bir sey bulamadilar bir an.

Akin boynunu büküp „benim anneannem yok“ dedi.

Üzüldü o zaman. Ama geri dönemezdi. „benim anneannem beni cok sever. Masal anlatir bana. Yaramazlik yapinca `dayinda böyleydi` der gülerek.“

Arkadaslari ne kadar dinliyor diye sustu birden. Kendisine dogru yönelmis merakli bakislari keyifle seyretti.

Agizlari acik „Ee sonra?“ diyorlardi.

„Sever beni. Masal anlatir. Hic susturmaz beni. Ben konustukca güler. Hay cocuk der. Sen beni güldürdün. Allah da seni güldürsün, der.“

Herkes bir masal büyüsü ile dinlerken onu, anneannesini öteki cocuklarla paylastigini düsünüp susuverdi.

Üsteledi arkadaslari. „Hadi anlatsana!“ dediler.

Top havuzuna dogru kosup „Herkesin anneannesi kendine“ diye bagirdi.

Akin itiraz etti. Hic olmazsa arkadasinin anneannesinde tatmadigi bir duyguyu tadacagini düsünürken ne diye oyunbozanlik yapiyordu. Kizdi. „`Herkesin babasi kendisine` demiyordun ama!“

Duymazliga geldi. Anneannesini hic kimselerle yaristirmak istemiyordu, iste o kadar.

Aksam cabuk oldu. Bu oyunu kazanmisti. Muzaffer bir komutan edasinda dolasti bütün gün. Artik annesine neden Pazartesileri yuvaya gitmek istemedigini anlatabilirdi. Yorganin altina saklanmazdi bundan böyle. Her Pazartesi anneannesinden bir demet yapip götürürdü.

Kapidan iceri girer girmez neseyle bagirdi: „Anne biliyormusun bugün yuvada ne oldu?“

„Görmüyor musun? Telefonla konusuyorum.“

Hic kimsenin sevdigi sey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babasi arabayi seviyordu. Hersey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu oldugunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hic yer kalmiyordu. Nerelere gitsindi?

Annesi kapatti telefonu. Mutfaktan tencere kasik sesleri geliyordu. Kosarak yanina gitti.

„Sana yardim edeyim mi?“ dedi en sevimli halini takinarak. Annesi manali manali bakti.

„Hayirdir. Bir yaramazlik filan. Bak bir de seninle ugrasmayayim. Cok yorgunum zaten.“

Yorgunluk nasil bir seydi. Bazen elinde oyuncagiyla uykuya daldiginda anneannesi oyuncagi yavasca elinden alir „Nasil yorulmus yavrucak. Uykunun gül kokulu kollari sarsin seni“ diyerek alnina bir öpücük konduruverirdi.

Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eger, ne diye annesi kendisiyle böyle kizgin kizgin konusuyordu.

„Annecigim yoruldugun zaman gül kokulu uykulara dalarsin. Anneannem öyle söylüyor.“

„Uykuya dalayim da gül kokulari kusur kalsin. Yorgunluktan ölüyorum.“

Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun oldugumdan. Böyle yorgun yorgunken...

„Annecigim sen yorulma diye...“

„Yemekte konusuruz cocugum. Bankada isler yetismedi. Baban gelene kadar bunlari bitirmem lazim. Hadi sen oyne biraz.“

„Hani siz yoruluyorsunuz ya...“

„Eeee....“

„Ben de oynamaktan yoruluyorum.“

„Ne yapayim?“

„Bilmem...“

Yapilmamasi gerekenleri biliyordu da büyükler, yapilmasi gerekenleri hic bilmiyorlardi.

Isiklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye basladi. „Mum da yok“ diye diye karistirdi dolaplari el yordami.

Cocuk sirtüstü yatip, anneannesinin köyünü düsündü. Gaz lambasinin isiginda deli tavsan masalini anlatisini. Deli tavsanin duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birlestirip isaret parmaklarini yukari kaldirarak tavsan kafasi yapti. „bak deli tavsan“ diyerek parmaklarini oynatti. Yoldan gecen arabalarin farlari duvardaki tavsana yol acti. Tavsan alabildigine hür dolasti sagda solda. Otlarla kuslarla konustu. Sonra yorgun düstü. Duvardaki görüntü o minik avuclarin acilmasiyla kayboldu. Kolu yavasca kanepeden asagi sarkti.

Neden sonra isiklar geldi. Kadin cocugun hic konusmadigini akli etti birden. Kanepeye kostu. Kücücük dizlerini karnina dogru cekerek uykuya dalmisti.

Masanin üstündeki dosyalara bakti igrenerek. Dindirilmez bir pismanlik doldurdu icini. Uyandirmaktan korka korka kücük alnina bir öpücük kondurdu. Cocuk sankibu öpücügü bekliyormuscasina „Isin bitince beni sever misin anne?“ dedi.

Kadin, sevilmek icin randevu alan cocuguna bakarak sabaha kadar agladi.

Zehir


Uzun yıllar önce Çinde Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin de kişiliği tamamen farklıdır bu da onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.



Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev, onun ve kayınvalidesi ile arada kalan eşi içinde cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek, böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.



Sevinç içinde eve dönen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgârları esiyordu. Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkânının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı.



Sevgili Li-Li dedi;

Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi.



Eski bir Çin atasözü şöyle der: "Gül veren elde gül kokusu kalır"



Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.



İçimizde bir damlacık bile zehir olmaması dileklerimizle ....alıntı

Otuz Altın


Hammad.. Bir zamanlar Bağdat'ın en zenginlerindendi. Dünyalık adına nesi var nesi yoksa dağıttı. ... ve Bağdat'ın en fakiri oldu.
Bir gün kapısını çalarlar. Evde değildir, bir müddet beklerler. Tam sonra geliriz diye ayrılmak üzere idirlerki gelir. Elinde yiyecekler. Sofraya otururlar. Yemek esnasında içeriye o ana kadar görmedikleri yabancı biri gelir bir şey söylemeden Hammad'a otuz altın uzatır. Hammad'ın rengi gider, sarsılır ve:
- Almam!
- Alacaksın.
Yabancı adam o kadar ısrar ederki, Hammad almayacağı konusunda herkesin duyacağı şekilde yemin eder. O anda birkadın seslenir: :
- Bakın siz şunun yaptığına ! Bugün bu yediklerinizi alabilmek için, başımdan başörtümü aldı, pazara gitti sattı, yiyecek aldı. Şimdi de verilen parayı o kadar ısrara karşın kabul etmiyor, bir de üstelik almam diye yemin ediyor.
Sessizlkik.... Kadına hiç kimse cevap vermez... Sessizliğin ve sıkıntının hakim olduğu bir ortamda lokjmalar boğazlardan aşağı yuvarlanır yuvarlanabildiği kadar. sonunda içlerinden bir dayanamaz ve sorar:
- Hem böyle bir ihtiyaç içindesin, hem de sana verilen otuz altını kabul etmiyorsun. Söyleyebilirmisin neden?
- Hanımımın başörtüsünü pazara götürüp satmak için dolaşırken bir ses duydum "Bu işi bizim için yapıyorsun! Karşılığı sana tez ulaşır!" Eve dönüp o adamın bana otuz altını getirdiğini görünce, anladım ki, karşılığı geliyor. Onun için kabul etmedim.
Aman! Aman! Dikkat! Dikkatli ol, bir iş yaptın da karşılık bekleme. Karşılık beklemek bir yana, karşılık ister gibi de durma.

Peygamberin Kardeşleri

 Ebû Hüreyre radıyallahü anh şöyle anlatıyor:
Peygamber aleyhisselâm kabristana gelip buyurdu:
— Selâm sizlere ey müminler topluluğunun diyarı! Ve biz de,,—Allah dilerse— muhakkak size ulaşacağız. Kardeşlerimizi görmeyi arzu ediyorum.
— Ey Allah'ın Resulü, biz senin kardeşlerin değil miyiz? dediler. Peygamber aleyhisselâm:
— Siz arkadaşlarımsınız. Kardeşlerimiz ise, henüz gelmemiş olanlardır.
Bunun üzerine:
— Ey Allah'ın Resulü, ümmetinden henüz gelmemiş olan kimseyi nasıl bilir ve tanırsın? diye sordular. Peygamber aleyhisselâm:
— Bilmiyor musun ki, siyah atlar arasında yüzleri ve ayakları beyaz olan bir atın sahibi kendi atını bilmez, tanımaz mı? buyurdu.
— Evet, Allah'ın Resulü tanır, dediler. Peygamber aleyhisselâm:
— Çünkü onlar abdest sebebiyle yüzleri, el ve ayakları bembeyaz, parlak olarak gelirler. Ve ben de onları Havzın kenarında beklerim. Dikkat! Bazı kimseler benim Havzıma yaklaştırılmayacaktır. Haydi geliniz! diye çağıracağım. >
— Onlar senden sonra değiştirdiler, denilecektir.
Ben de:
— Yazık onlara! diyeceğim.
(Müslim, Neseî)

ALLAH c.c. ile Bebek Arasında ki Konusma

  Doğacak çocuk doğumdan bir gün önce Allah ile görüşür.
Bebek:

- “Allah’ım dünyaya gideceğim ve orada ne yapacağımı bilmiyorum.”.

- Ben senin için bir melek yarattım ve o seninle ilgilenecek..

- Allah’ım onların dilini bilmiyorum. Onlarla nasıl anlaşacağım. Nasıl iletişim kuracağım..

- Senin için yarattığım melek, o sana sabırla onların dilini öğretecektir.

- Allah’ım dünyada duyduğum kadarıyla çok kötülükler varmış.Onlarla nasıl
basa çıkacağım bilemiyorum.

- Senin için yarattığım melek, seni cani pahasına kötülüklerden koruyacaktır.Merak etme.

- Allah’ım sana tekrar nasıl döneceğim?

- Senin için yarattığım melek, bana nasıl döneceğini sana anlatacaktır.

Derken Melekler gelir ve dünyaya gitme zamanının geldiğini
söylerler ve çocuğu Allah’ın huzurundan götürürlerken bebek tekrar sorar.

- Allah’ım benim için yarattığın meleğin adi ne?

- Adinin önemi yok ama sen ona ANNE diyeceksin…

Ne ekersen onu biçersin..

 Bir adam, karısı ve yaşlı babası. Kadın kayınpederini istememekte, huysuzluk etmekte, evin huzurunu boznaktadır.
Bir gün kocasına: - Bey... bey.. Bezdim bezdim. Bir gün göremedim. Gençliğim gidiyor. Ya ayrılalım, babanla kal., ya da al babanı al da nereye getirirsen getir beraber kalalım. Yoksa ben gidiyorum.
Adamcağız şaşkınbiraz da sitemli bir vaziyete
-Ne diyorsun hanım, o babam babam; öldüreyim mi, atayım mı? Kimi var bizden başka bakacak, dese de karısı ısrarda ısdrar
" der. Baba gelinin dırdırını dinlemektense onlarla beraber ağın yolunu tutar..
yola koyulu dağlara, ormanların içlerine girip bir müddet gittikten sonra, babasına:
- Baba sen burada biraz dinlen. Bizde odun toplayalım, der ve oradan ayrılırlar.- Baba, torununla beraber dağa oduna gidiyoruz, istersen sen de gel
Odun toplamadan, babasını orada bırakarak dönerler.
Yolda oğlu:
- Dedemi almadık baba.
- Dedeni oraya bıraktık. Artık ihtiyarladı orada kalacak.
Torun ısrar eder:
- Dedemi isterim... . En sonunda babasına ne dese desin fayda etmeyceğini anlayan çocuk:
- Baba, sen ihtiyarladığında ben de senin gibi seni getirip dağa mı bırakacağım? der demez adamın aklı başına gelir.
ir. Babasını almaya karar verir İhtiyar, kendisini almak için yoldan geri dönen oğluna:
- Evlâdım, sen beni bırakıp gidemezsin. Çünkü ben babamı bırakmadım. Ölünceye kadar hizmet ettim.
Adam babasını alıp eve getirir.
«Bu dünya etme-bulma dünyası» diye... Sen ne yaparsan sana da onun aynısının yapılacak.

Doğruluk

  Zalim bir vali vardı. Bu vali bir gün adamlarını göndererek Hasan Basri Hazretleri'ni yakalatmak istedi. O da bir vakit ders verdiği Habib-i Acemi Hazretleri'nin kulübesine gelip saklandı. Valinin adamları geldi ve hışımla:
- Hasan Basri'yi (r.a.) gördün mü? diye sordular.
O gayet sakin:
- Evet, dedi.
- Nerede?
- İşte şu kulübemde...
Adamlar kulübeye daldı, fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri'ni bulamadılar. Dışarı çıkınca tehdit edip:
- Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun? dediler.
- Ben yalan söylemedim, dedi. Siz göremedinizse, benim suçum ne?
Tekrar girdi, aradı, fakat bulamadılar. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri:
- Ey Habib! Biliyorum ki Rabb'im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur? dedi.
Hazreti Habib mahcub bir şekilde:
- Ey Üstadım! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru söylediğimizdendir. Çünkü bilirsiniz ki, Doğruların yardımcısı Allah'tır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi, dedi.

Allah’ın Verdigi Nimetlere Şükretmeyenin Sonu





    Zengin adamın biri yemek yiyordu, sofrasında pişmiş tavuk vardı. Bir dilenci gelip, kendisinden bir şey istedi. Dilenciye bir şey vermeyip, onu eli boş geri çevirdi. Adam çok mal ve servet sahibi idi.

    Bir gün karısı ile arası açılıp, boşandılar. Karısı başka kocaya vardı. Kadının ikinci kocası yemek yerken bir dilenci ondan bir şeyler istedi. Sofrasında pişmiş tavuk bulunan adam karısına:

    - "Pişmiş tavuğu alıp dilenciye verdi. Kadın dilenciyi görünce, kendisine yabancı gelmedi. Biraz düşündü ve ilk kocası olduğunu anladı. Durumu ikinci kocasına bildirdi.

    İkinci kocası:

    "Allah’a yemin ederim ki, o adamdan bir şeyler isteyen fakir dilenci ben idim. Allah da onun mal ve servetini alıp, bana verdi" dedi.

Allah’ın Kullarına Olan Merhameti





    Yine Zünnun-ı Mısri-nin şöyle dediği rivayet edilmiştir. Bir gün elbiselerimi yıkamak için Nil nehrinin kenarına gitmiştim. Nehrin kenarında dururken, bir de baktım ki, görülmemiş şekilde büyük bir akrep bana doğru geliyor. Çok korkmuştum.

    Beni onun şerrinden koruması için Cenabı Hakk’a sığındım. Akrep nehre geldiğinde, sudan büyük bir kurbağa çıkıp akrebe doğru geldi. Akrep kurbağanın sırtına binip suyun üzerinde yüzüp gittiler. Ben de onların arkasından yürüyüp, peşlerini takip ettim.

    Nehrin karşı yakasına geçtiklerinde, akrep kurbağayı bırakıp dalları büyük, gölgesi çok olan bir ağacın yanına gitti. Birde baktım ki, ağacın altında Allah’a asi bir genç mışıl mışıl uyuyor. Kendi kendime:

    “La havle vela kuvvete illa billa. Bu akrep nehrin ötesinden buraya bu genci sokmak için geldi” dedim ve içimden, akrep gence yaklaştığı zaman hemen onu öldürmeye karar verdim, Akrebe yakın bir yerde durdum. Bir de baktım ki, karşıdan büyük bir yılan, genci öldürmek için gence doğru geliyor. Akrep ona hücum etti, üzerine çıkıp başını sokmaya başladı. Akrep yılanın ölmesine kadar başını sokmaya devam etti.

    Yılan öldükten sonra, akrep nehre döndü. Kurbağa da onu orda bekliyordu. Akrep kurbağanın sırtına bindi, nehrin öteki yanına geçtiler. Ben arkalarından onlara bakıp duruyordum. Nihayet dönüp gencin yanına geldim, uyuyan gencin başucunda durarak şu beyitleri söyledim:

     “Ey uyuyan, Allah seni karanlığın içindeki her türlü kötülükten korur. Yüce Allah’tan gözler nasıl uyurki sana ondan bütün nimetlerin faydaları gelir.”

    Genç benim bu sözlerimden uyandı. Kendisine hadiseyi anlattım. Bunun üzerine genç tevbe etti, kötülükten vazgeçip iyilerden oldu ve ölünceye kadar hayatı böyle devam etti. Allah ona rahmet etsin.

Allah’ın Takdirine Kulun Aklı Ermez





    Vehb b. Münebbih’ten rivayet edilmiştir, diyor ki:

    - “İsrailoğullarının abidlerinden biri vardı ki, nehrin kenarındaki ibadethanesinde ibadet ederdi. Yakınında bir elbise tamir ve temizleyicisi vardı. Belinde para kemeri bulunan bir atlı gelip, kemerini ve elbisesini çıkarır. Nehirde elbisesini yıkar. Elbisesini giyer, fakat para kemerini orda unutup gider.

    O gittikten sonra bir avcı gelip serpme ile balık avlamaya başlar. Para kemerini gören balıkçı onu alır, çekip gider. Sonra atlı gelir, para kemerini orda bulamaz. Elbise temizleyiciye:

    “Para kemerimi burada unuttum” der. Adam:

    “Ben onu görmedim” diye cevap verir.

    Bu cevaba kızan atlı kılıcını çekip elbise temizleyiciyi öldürür.

    Abid bu hali görünce, az kalsın fitneye kapılcaktı. Kendisini toplarlayan abid, Cenabı Hakk’a şöyle niyazda bulunur:

    “Ey Yüce Allah’ım! Para kemerini balıkçı alır, elbise temizleyici öldürür.” Gece olup uyuduğu vakit, Allahü Teala abide rüyasında şöyle buyurur:

    “Ey abid ve salih kulum, fitneye kapılma Rabbinin ilmine müdahele etme. Şunu iyi bil ki, o atlı, balıkçının babasını öldürüp malını almıştı. Para kemeri onun babasının malındandır. Elbise temizleyicisine gelince, onun sevap sahifeleri dopdolu idi. Ancak o sahifelerde günah vardı. Atlının amel defteri günahlarla dolu idi. Sevap hanesinde tek bir sevaptan başka bir şey yoktu. O elbise temizleyicisini öldürdüğü vakit, onun amel defterindeki bir tek günah silindi, atlının amel defterindeki sevab da silindi. Senin Rabbin dilediğini yapar, istediği şekilde hükmeder.”

Allah’ın Her Yarattığında Bir Hikmet Vardır





    Adamın biri, pislik böceği görür ve:

    - "Bu, yaradılışı çirkin pis kokulu olan bir yaratıktır. Allahü Teala’nın bunu yaratmasındaki maksadı nedir?" der.

    Bunun üzerine Allahü Teala o adama bir çıban verdi ki, bütün doktorlar onu tedavi etmekten aciz kaldılar. Herkes yaranın iyileşmesinden ümit kesmişti ki, bir gün sokakta bağıran bir adamın sesini işitir ve onun getirilip, yarasına bakmasını ister. Kendisine:

    - "Senin yaranı iyileştirmek en meşhur doktorlar bile aciz kaldılar, o adamın senin yaranı ne yapabilir" derler kendisine. Adam:

    - "Muhakkak onun yanıma gelmesi lazımdır" der.

    Bunun üzerine adamı hastanın yanına getirirler. Adam çıbanı görünce, kendisine bir pislik böceği getirmelerini ister. Orada bulunanlar adamın bu isteğine gülerler. Fakat hasta başından geceni hatırlayıp, yanında bulunanlara, adamın istediğini kendisine getirmelerini söyler. Çünkü adam işin hakikatini görüyor ve biliyor" dedi.

    Adama pislik böceği getirdiler. Böceği yakan adam, onun külünden çıbanın üzerine serpti, çıban Allah’ın izniyle hemen iyileşti. Hasta, orda bulunanlara söyle dedi:

    - "İyi biliniz ki, Allahü Teala, mahlukatının en adi ve yaramaz olanında bile, en iyi deva bulunduğunu bana bildirmek murad buyurdu. Allah(c.c.) Hakim’dir Habir’dir...


Allah’tan Bağışlanma İstemek





    Abdullah b. Cedhan ilk günlerinde çok gaddar biri idi. Bunun için bir çok cinayetler işlemiş, hatta babası ve akrabaları kendisine kızarak evden kovmuşlar ve bir daha evlerine almayacaklarına yemin etmişlerdi.

    Bunun üzerine Abdullah, mahzun ve mukedder olarak Mekke vadilerine çıkar, ölümünü temenni eder.

    Bir gün vadide yürürken, dağda bir yarık görüp, belki bir yılan veya yırtıcı hayvan bulunur da, beni bu ızdıraplı hayattan kurtarır düşüncesiyle, oraya girer. Mağaraya girdiğinde, gözleri lamba gibi ışıldayan büyük bir yılan görür. Yılan kendisine doğru yönelince korkusundan kaçar. Yılan kıvrılıp durur, Abdullah tekrar ona döner. Yılan bu sefer ona bakar, fakat Abdullah kaçmaz. Yılana yaklaşıp durur. Bir de bakar ki, o gümüşten yapılmış, gözleri yakuttan olan gözleri alır. Ordan ayrılırken bir de bakar ki, onun arkasında ev gibi bir yer olup, içinde uzun bir kemik yığını bulunuyor, başuçlarında da, üzerinde tarihleri yazılı olan ve kendilerinin de Cürhüm kabilesinden ve onların krallarından olduğunu bildiren levha vardır.

    Sonra az ilerde Yakut, lü’lü zeberced ve altından büyük bir yığın gördü. Alabildiği kadar ondan da aldı ve kapısını kapayıp, işaretledi.

    Babasının rızasını almak için, bu mücevherlerden bir kısmını ona gönderdi. Sonra aşiretinin başına geçerek, onların idaresinde bulundu. İnsanlara yedirir ve içirirdi. Bu hazineden daima iyilik yapardı. Hatta Peygamber Aleyhisselam şöyle buyurmuşlardır:

    - "Abdullah b. Cedan’ın büyük gölgeliğinin altında, öğleden sonranın şiddetli sıcağında gölgelenirdim."

    Hazreti Aişe validemiz (r.a.) Peygamber Aleyhisselam’a:

    - "Onun iyilikleri kendisine hiçbir fayda sağladı mı?" diye sorunca Peygamber Aleyhisselam:

    - "Hayır sağlamadı. Çünkü o, bir gün olsun

    - "Ey Rabbim, kıyamet günü benim günahımı bağışla, demedi" buyurdu.

Akıllı Ayı





    Adamın biri aslandan kaçarken, kuyuya düşer. Onu kovalayan aslan da kuyuya onun üzerine düşer. Aslan kuyunun dibinde bir ayı görür ve:

    - "Ne zamandan beri burdasın?" diye sorar. Ayı:

    - "Bir kaç günden beri burdayım. Açlıktan ölüyorum" diye cevap verir. Aslan:

    - "Gel şu adamı yiyelim, açlığımızı giderelim" der. Ayı:

    - "İkinci kere acıktığımızda, ne yaparız?

    En doğrusu biz bu adama, kendisine hiçbir zarar vermeyeceğimize dair yemin edelim. O bizim kurtulmamız için çareler arasın. Çünkü o, çare bulmak için bizden daha yeteneklidir" der.

    Bunun üzerine ayı ve aslan, adama hiçbir zarar vermeyeceklerine dair söz verirler. Adam da kuyudan çıkar ve onları kurtarır.

    (Ayının görüşü, aslanın görüşünden daha iyi ve isabetli idi).

Aptal Ayı




    Adamın biri aslandan kaçar ve korunmak için, ağaca çıkar. Adam ağaca çıktığında bir de ne görsün!

    Ağacın üstünde bir ayı, dalın üzerine oturmuş, meyve topluyor. Aslan da ağacın altında oturur ve adamın inmesini bekler. Adam ayıya şöyle bir göz atar. Ayı sanki kendisine:

    - "Sesini çıkarma, aslan benim burda olduğumu anlamasın" dercesine, iki ekine ağzına götürmüş işaret ediyormuş. Adam bu halden hayret içinde kalır. Elinde bulunan keskin bir bıçakla, ayının üzerinde oturduğu dalı kesmeye başlar. Adam dalı kesince ayı yere düşer ve aslan da hemen üzerine atlar boğuşmaya başlarlar.

    Aslan, ayıyı parçalayıp yer ve gider. Adam da Allah’ın izniyle kurtulur.

Bazı Salihlerin Dualarının Kabul Olunması





    Horosan emiri olan Yakub b. Leys hastalanır. Doktorlar hastalığını tedavi etmekten aciz kalırlar. Kendisine:

    - "Burda salihlerden Sehl b. Abdullah adında birisi vardır. Onu cağırıp buraya getirtirsen ve sana dua ederse iyileşirsin” derler. Bunun üzerine o da:

    - "Onu mutlaka getirmem lazım" der. Gerçekten yanına geldiği vakit ona:

    - "Beni bu hastalıktan kurtarması için Allah’a dua et" der. Sehl b. Abdullah:

    - "Ben senin için nasıl dua edeyim ki, sen zulumle hükmediyorsun" der.

    Bunun üzerine Yakub ibn Leys, tevbe eder, zulümetle hükmetmekten vazgeçer. Halkına güzel ve adalatle muamele etmeye başlar ve bütün mahkumları salıverir. Bunun üzerine Sehl iyileşmesi için Allah’a şu duada bulunur:

    Ey Allah’ım! Ona maşiyetin zilletini gösterdiğin gibi taatin da izzetini göster. Ona şifalar ihsan et, hastalığından onu kurtar."

    Yakub b. Leys sanki ipten çözülmüş gibi o anda iyileşip yerinden kalkar. Sonra Sehl b. Abdullah’a bir çok mal teklif eder, kabul etmesi için ricada bulunur. Fakat Sehl b. Abdullah malı almaktan kaçınır ve memleketine döner.

    Yolda giderken kendisine

    - "Keşke emirin verdiği malı alıp fakirlere dağıtmış olsaydın" derler. O sırada yere bakar, yerdeki küçük taşlar cevher olur. Bütün fakirlere:

    - "İstediğiniz kadar alın. Bu gibisi kendisine verilen, Yakup b. Leys’in malına muhtaç olur mu?" der. Fakirler:

    - "Bizi muaheze etme" diye ricada bulunurlar.


Bazı Sahabilerin İslam İçin Faaliyetleri




    Zeyd b. Amr b. Nüfeyl b. Abduluzza (O Hz. Ömer (r.a.)’nin amcasının oğludur.)

    Rasulü Ekrem (s.a.v.) peygamber olarak gönderilmeden önce, İbrahim Aleyhisselam’ın dinini istiyordu. Putlara kurban kesmez, ölü eti yemez, kan yemezdi.

    Bir gün Varaka b. Nevfel ile birlikte İbrahim Aleyhisselam’ın dinini aramaya çıktılar. Yahudiler onlara, kendi dinlerini teklif ettiler. Sonra hristiyanlarla karşılaştılar. Onlar da bunlara kendi dinini teklif ettiler.

    Varaka Hristiyanlığı kabul etti, Zeyd ise reddeti. Zeyd şöyle dedi:

    - "Bu din bizim kavmimizin dini gibidir. Bunlar şirk ediyorlar, onlar da şirk ediyorlar."

    Sonra Zeyd bir rahibe uğradı. Rahib ona şöyle dedi:

    - "Sen öyle bir din arıyorsun ki, o din bugün yeryüzünde yoktur." Zeyd:

    - "O nasıl bir dindir?" diye sordu. Rahib:

    - "İbrahim Aleyhisselam’ın dinidir" diye cevap verdi. Zeyd:

    - "İbrahim Aleyhisselam’ın dini nasıl bir dindi?" diye sordu. Rahib:

    - "Allah’a ibadet edip, ona hiçbir şeyi ortak koşmamam, Kabe’ye doğru namaz kılmandır" diye cevap verdi. Zeyd ölünceye dek böyle ibadet ederdi.

Besmele’nin Fazileti





    Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın “Bismillahirrahmanirrahim” diye besmele çekmeden hiçbir işine başlamazdı. Münafık kocası, onun bu haline çok kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için, Allah’a dua ederdi.

    Bir gün, o zalim adam iyice öfkelenmişti. Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine:

    “Şuna bir oyun çevireyim de görsün. Bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak?” diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söylemediği inkarcılığı, artık bütün çirkinliğiyle, içinde dolup taşmıştı.

    Hanımını çağırdı. Ona bir kese altın vererek:

    “Bunu iyi sakla!” diye tembih etti. O saliha kadın da, kocasının emri üzerine hemen gitti. Besmele’yi çekerek keseyi iyice sakladı. Fakat kocası olan münafık adam da onu gizlice takip ediyordu. Sonra, karısının haberi olmadan keseyi ordan aldı. İçindeki altınları boşaltarak keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden, yine hanımını çağırdı:

    “Sana verdiğim bir kese altını hemen getir” dedi.

    Kadın koştu, keseyi sakladığı yere;

    “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek elini uzattı. Tam o anda, Allahü Teala Hazretleri’nin emriyle melekler tarafından kese kuyudan çıkarılıp, yerine kondu. Yanlız ıslanan keseden sular damlıyordu. Kadın, kesenin neden ıslandığını anlayamadı, getirdi. Kocasına teslim etti. Adam, içi altınla dolu ıslak keseyi görünce çok şaşırdı. Karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.

    Sonra karısına:

    “Sana çok zulmettim, cok canını yaktım, beni affet” diye yalvarmaya başladı. Allah’a tevbe ve istiğfar etti. Allah’ın salih kullarından biri oldu. O günden sonra, dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi.

    “Ya Rabbi! Bana dünyam ve ahiretim icin hayırlı, saliha bir kadını eş olarak verdiğin için, sana hakkıyla şükretmekten acizim, beni affet Allah’ım.”

    O saliha kadın ise:

    “Ya Rabbi! Sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip, kocamı salihlerden eyledin”. Diye dua ediyordu.

    Sabrın kendisi acıdır, lakin meyvesi tatlıdır.

Bir Gencin Tevbesi





    Allahü Teala, Peygamberi Musa Aleyhisselama hitap edip:

    - "Ey Musa! Filan mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefat etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür" buyurdu.

    Hazreti Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Ordakilere:

    - "Bu gece, burada Allahü Tealanin dostlarından biri vefat etti mi?" diye sorunca.

    - "Ey Allahın peygamberi! Allahü Tealanın dostlarından kimse vefat etmedi. Ama filan evde zamanını kötülüklerle geçiren fasık bir genç öldü. Fışkının çokluğundan hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor" dediler.

    Musa Aleyhisselam: "Ben onu arıyorum" buyurdu. Gösterdiler.

    Hazreti Musa, o eve girdi. Rahmet melekleri gördü. Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup. Allahü Tealanın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı. Hazreti Musa, yalvararak münacaat etti:

    - "Ey Rabbim! sen buyurdun ki, "O benim dostumdur". İnsanlar ise fasık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?"

    Allahü Teala: "Ey Musa! İnsanların onun için fasık demeleri doğrudur, ama günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki Allah'ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergahın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın" buyurdu.

Bir Rivayet...





    Yine rivayet edilir ki, adı geçen Zeyd’in oğlu Said (Cennetle müjdelenen on kişiden biri ve ilk hicret edenlerdendir)

    Peygamber (s.a.v.)’e dedi ki:

    - "Babamın ne üzere bulunduğu sana ulaştı. Onun için Allah’a istiğfar etmez misin?"

    Peygamber Aleyhisselam onun bağışlanması için, Allah’a niyazda bulundu ve:

    - "O kıyamet günü başlıbaşına bir ümmet olarak dirilecektir" buyurdu.

Bir Mukayese




    Ebül Kasım el-Hakim’e soruldu:

    - “Günahlarında tevbe eden mi, yoksa iman eden kafir mi daha üstündür?“

    Şöyle cevap verir:

    - “Günahlarından tevbe eden asi, iman eden kafirden daha efdaldir. Çünkü kafir küfür halinde iken, ecnebidir. Allah’ı bilmez, tanımaz. Asi ise isyan halinde iken Allah’ı bilir ve tanır. Aynı zamanda kafir müslüman olduğu vakit ecnebilik derecesinden, Allah’ı bilmek derecesine intikal eder. Asi olan ise ariflik derecesinden Allah’ın sevgisi derecesine intikal eder. Nitekim Allah Kur’an-ı Kerim’de:

    - “Allah çok tevbe edenleri sever“ buyurmuştur.

Coha’nın Başına Gelenler Hakkında





    Hamza El-Meydani den rivayet edilmiştir, diyor ki:

    Coha ahmak bir adam idi. Ahmaklığından biri şöyledir. Coha sahrada bir yeri kazıyordu. Ordan geçen bir adam:

    - "Niçin kazıyorsunuz?“ diye sorar. Coha:

    - "Yere para gömdüm, bulamıyorum" der. Adam:

    - "Üzerine işaret koymuş muydun?" diye sorar. Coha:

    - "Evet, koymuştum." Adam:

    - "Koyduğun işaret ne idi?" der. Coha:

    - "Parayı toprağa gömerken beni gölgelendiren bulut!.." diye cevap verir. Adam bu söze güler ve onu olduğu yerde bırakıp gider.

    O’nun ahmaklığını bildiren işlerden biri de şudur:

    Bir gün evinin dehlizinden put elinde çıkarken, orda öldürülen birini görür. Ölüyü, orda bulunan kuyuya atar. Babası bunu öğrenir ve ölüyü ordan çıkarıp defneder. Sonra, Coha bir koçu boğup kuyuya atar. Bir müddet sonra ölünün aile ve akrabasi çıkıp Küfe sokaklarında, ölen adamı arayıp dolaşırlar ve orda bulunanlara sorarlar. Onları Coha görür ve:

    - "Ölü, bizim evin kuyusundadır" der. Eve gelirler ve ölüyü çıkarması için, onu kuyuya indirirler. Coha kuyuya indiğinde, onlara şöyle seslenir:

    - "Ey ölünün ailesi ölünüzün boynuzları var mı idi?"

    Coha’nın sesini duyan ölünün akrabaları gülerek, ordan ayrılıp giderler.

     Coha’nın ahmaklığına delalet eden olaylardan birisi de şudur:

    - "Ebu Müslim el-Havlani, yanına gelmesini Coha’ya bildirmesi için, yaktın adında birini ona gönderir. Coha gelip yanına girdiği vakit, mecliste Ebu Müslim ile Yaktın’dan başkasını göremez, bununla beraber şöyle der:

    - "Ey Yaktın, sizden hanginiz Ebu Müslim el-Havalisiniz?”.

Cömertlik Hakkında




    Adamın biri mescidde uyuyordu. Yanında para çantası vardı. Uyandığı zaman yanındaki para, çantasının çalındığını gördü. Yanında Cafer-i Sadık’ın namaz kıldığını gören adam, gidip onun yakasına yapıştı. Cafer-i Sadık, adama:

    - “Ne istiyorsun?” dedi. Adam:

    - “Para cüzdanım kayboldu. Yanımda senden başka kimse yoktu. Cüzdanı muhakkak sen aldın”. Dedi. Cafer-i Sadık Hazretleri:

    - “Cüzdanında ne kadar para vardı?” diye sordu. Adam:

    “Bin dinar vardı.” Dedi.

    Bunun üzerine Cafer-i Sadık, hemen evine gidip bin dinar alarak, gelip adama verdi. Adam arkadaşlarının yanına gitti. Arkadaşları kendisine:

    - “Para cüzdanın bizdedir. Biz sana şaka yapmıştık.“ dediler. Bunun üzerine adam bin dinarı alıp geri dönerek ayrıldığı yere geldi. Kendisine bin dinar vereni sordu. Kendisine parayı verenin Peygamber Aleyhisiselam’ın amcası soyundan olduğunu söylediler. Bu sefer adam hemen Cafer-i Sadık Hazretleri’ne gitti. Özür dileyerek aldığı parayı geri vermek istedi. Cafer-i Sadık Hazretleri:

    - “Biz öyle kimseleriz ki, bizim mülkümüzden bir şey çıktı mı, onu bir daha geri almayız.” Dedi ve parayı kabul etmedi.

Doğru Ve Güzel Görüş





    Harun Reşid’in siyah ve çirkin bir cariyesi vardı. Bir gün cariyelerinin önüne para saçtı. Cariyelerden paraları toplamaya kalkıştılar. Çirkin olan cariye ise, durduğu yerden kıpırdamayıp, Harun Reşid’in yüzüne bakıyordu. Harun Reşid, cariyeye:

    - “Sen niye paralardan almıyorsun?” diye sordu.

    Cariye: “Onların istekleri paradır. Benim isteğim ise, para değil, paranın sahibidir” dedi.

    Cariyenin bu sözü, Harun Reşid’in hoşuna gider. Cariyeyi kendisine daha yakın kılar ve ona medh ü senada bulunur. Bu hal diğer ülkelerin hükümdarlarına ulaşır ve “Harun Reşid, siyah ve çirkin bir cariyeye aşık olmuş” derler. Onların bu sözleri Harun Reşid’e ulaşınca, tüm hükümdarlara davetiye gönderip, onlara ziyafet verir. Bütün hükümdarlar Harun Reşid’in yanında toplandıklari vakit, Harun Reşid, cariyelerin gelmelerini emreder. Cariyeler huzuruna gelince, Harun Reşid her birine yakuttan bir kadeh verir ve yere atmalarını emreder. Bütün cariyeler bu işi yapmaktan imtina ederler. Sonunda çirkin cariyeye, kadehi atıp kırmasını emreder, o da atıp kırar. Bunun üzerine Harun Reşid, mecliste bulunan hükümdarlara:

    - “Bu cariyeye bakın. Bunun yüzü çirkindir, fakat içi güzeldir” der. Halife, cariyeye:

    - “Kadehi niçin kırdın?“ diye sorar. Cariye şöyle cevap verir:

    - “Siz bana, kadehi kırmak için emir verdiniz. Ben ise, kadehi kırarsam, halifenin hazinesinde bir noksanlık olacağını, eğer kırmazsam, onun emrine itaat hususunda noksanlık olacağını düşündüm. Bunun birincisinde noksanlığı tercih ettim ve halifenin emrine itaat ve hürmet ederek kadehi kırdım. Aynı zamanda kadehi kırdığım takdirde delilikle, kırmadığım takdirde ise asilik etmekle suçlanacaktım. Asilik etmekle suçlanmaktansa, delilikle suçlanmak, bana daha uygun göründü“.

    Hükümdarlar cariyenin bu sözlerini güzel görüp tasvip ettiler ve Harun Reşid’in onu sevmesinden dolayı, kendisine karşı takındıkları tavır için özür dilediler.

Dinini Dünya İçin Alet Eden Adam





    Musa Aleyisselam zamanında bir adam insanlara şöyle dermiş.

    Benimle Kelimullah olan Musa konuştu. Benimle Safiyullah olan Musa konuştu. Bu sözlerin üzerinden uzun bir zaman geçer, fakat Musa Aleyhisselam’ın yanına, adamın biri, siyah bir iple yularlanmış bir domuz getirir ve Musa Aleyhisselam’a der ki:

    - "Ey Allah’ın Peygamberi! Filani biliyormusun?"

    Musa Aleyhisselam:

    - "Onu işitirim" diye cevap verir. Adam:

    - "O adam, işte bu domuzdur” der.

    Musa Aleyhisselam, adama niçin böyle olduğunu sormak için, Allah’tan onu eski haline döndürmesi için niyaz etti. Bunun üzerine Allahü Teala Musa Aleyhisselam’a şöyle buyurdu:

    - "Ya Musa! Adam Aleyhisselam’ın ve ondan sonra gelen peygamberlerin dualarıyla dua etsen yine de bu adam hakkındaki duanı kabul etmem. Fakat ben sana onu niçin o hale soktuğumu bildiririm. O dinini dünya için satıp, din ile dünyayı yediıği için ben onu o hale soktum”.

Halifeyi Ağlatan Çocuk





    Sıcak bir yaz günüydü.
    Arabistan çöllerine güneş bütün sıcaklığıyla vuruyordu.
    Adeta insanın beynini kaynatıyordu.
    Herkesin köşesine çekildiği, etrafın sessizliğe büründüğü bir anda, ezan vaktinin yaklaştığını gören halife,
    Abdestini almış,ağır ağır camiye gidiyordu.

    Bir çocuğun, kendisini geçmek istercesine hızlı adımlarla gittiğini gördü.

    Küçücük çocuğun bu telaşı neydi?

    Acele edişinin mutlaka bir sebebi vardı.

    Acaba bir derdi mi vardı? Derdi varsa, derdine çare bulmak halifenin göreviydi.

    Nihayet halkın derdini dert eden halife sordu:

    - "Yavrucuğum nedir bu telâşın? Bir derdin mi var?

    Niçin bu kadar hızlı gidiyorsun?"

    Çocuk halifeyi tanıyamamıştı.

    - "Camiye gidiyorum amcacığım" diye cevap verdi.

    Halife şaşırdı. Çocuk henüz küçüktü. Ama sözleri büyük adam sözleriydi. Biraz daha konuşturmaya karar verdi:

    - "Yavrucuğum senin yaşın daha küçük! namaz sana farz değildir. Niçin bu kadar telaşlanıyorsun ?"

    Çocuk kınar gibi halifeye baktı:

    - "Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu?

    Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı.

    Hem bu yaşta namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."

    Halifeyi derin bir düşünce aldı.

    Gözlerinden yaşlar boşalırken ağzından şu cümleler döküldü:

    "Ey rabbim! Ne akıllı bir çocuktur bu çocuk! Büyüklerde bulunması gereken ruhu taşıyor.!

Hayvana Haram Yedirmenin Sonu





    Allah yolunda savaşanlardan bir savaşçı, atı ile İlç adında bir kafir öldürmek için ona hücum eder. At onu öldürmekten aciz kalır. Sonra kafir öldürmesi için atı yanlız olarak salar. At yine kafiri öldüremez. Sonra atla ikinci, üçüncü defa ona hücum eder, at yine onu öldüremez. Gazi, İlc’ı öldüremediği için mahzun ve mütessir olarak geri döner. Çadırına girip uyur. Atı başının ucunda durur.

    Adam rüyasında güya atı onunla konuşuyormuş gibi şöyle görür:

    - "Onu öldürmediğim için bana sitem ediyor musun? Ama dün bana yiyecek alırken, adama geçmez para verdin" der sahibine.

    Adam uykusundan uyanınca hemen gidip, atına yem almış olduğu adamı bulur ve ona vermiş olduğu geçmez parayı alıp, geçerini verir.

Ahmed Sıhabüddin el-Kaylubi





    Zamanın en iyi yetişmiş, geniş ufuklu, engin anlayışlı, vakar ve fazilet sahibi olan Şeyh Ahmed b. Selame, Mısır’ın Kalyub köyünde doğmuştur. Kendisi Şafii mezhebinden olup, hadis ve fıkıh ilimlerinde ihtisas sahibi idi ve devrinin ünlü alimlerinin başında bulunurdu.

    Fıkıh ve hadis ilmini, devrinin alimlerinden olan Şems er-Remli’den okudu. Üç sene müddetle hocasından ders alan Ahmed, evine çekilip ilimle iştigal etti. Nur ez-Zeyyadi, salim es-Sıbsiri, Ali el-Halebi, Sıbki ve bunlardan başka devrinin meşhur alimlerden de ders almıştır.

    Kendisinden, Mansur et-Tuhi, İbrahim el-Bermavi, Şaban el-Feyyumi ve bunlardan başka bir çok meşhur alimlerden ders almışlardır. Çok heybetli olduğu için, yanonda kimse konuşmazdı. Kendisi başını eğip daima yere bakardı. İleri gelen ve eşratfan olanlara hiç önem vermez; fakirleri çok severdi. Hiçbir kimseden asla sadaka kabul etmezdi. Bilakis kendisi çok defalar fakirlere sadaka verirken görülürdü.

    Hiçbir vazife almamış olduğu halde, fevkalade yaşayışı vardı. İbadete düşkün olmakla beraber, halkı irşad etmeyi de ihmal etmezdi. İslam ilimlerin yanı sıra, müsbet ilimlerin her dalında bilgi sahibi idi. Ders anlatması gayet başarılı olup, öğretmet istediği meseleleri örnekleriyle canlandırırdı. Kendisini dikkatle ve zevkle dinlerlerdi.

    Bütün insanlara faydalı bir çok eserleri vardır. Onlardan bazıları şunlardır: Hasiya ala Serhil Minhac, Hasiye ala Serhit Tahrir, Hasiye ala Serhi Ebi Suca, Hasiye ala Serhil Ezberiyye, Hasiye ala Şerhi el-Ecrumiyye, Hasiye ala şerhi Isaguci, Risale fi Mar’ifetli Kıble, Kitab fit Tıb, menasik’ül Hac. Hicri 1069 senesi Şevval ayının son günlerinde vefat etmiştir. Allah ona rahmet eylesin. Ondan razı olsun.

Ümmü Cafer İle İki Kör Arasında Geçen Hadise





    İki kör, Ümmü Cafer’in yolunun üzerine otururlar. Ümmü Cafer keremi, cömertliği ile bilinen bir kadındı. Amalardan biri ile evli ve çoluk-çocuk sahibi, digeri ise bekar.

    Çoluk - çocuk sahibi olan kör, şöyle dua eder:

    - "Ey Allah’ım! Bana çok geniş olan fazlı kereminden rızıklar ihsan et." Bekar olan ise, şöyle dua eder:

    - "Ey Allah’ım! Ümmü Cafer’in fazlından bana rızık ver."

    Ümmü Cafer, rızkı Allah’tan isteyene her gün iki dirhem gönderir. Kendi fazl u kereminden rızık isteyene ise, iki pide, bir de içine on dinar koymuş olduğu pişmiş tavuk verir. Bunu istemeyen kör, diğerine:

    - "Bu iki pide ve tavuğu al, bana iki dirhemi ver" der.

    Diğeri de buna razı olur. İki dirhemi verir. İki pide ve pişmiş tavuğu alır.

    Bu hal böylece bir ay devam eder. Bir ay geçtikten sonra Ümmü Cafer bekar köre adam gönderip:

    - "Bizim ihsanımız onu zenginleştirmedi mi?" diye haber ister. Kör şöyle cevap verir:

    - "Ona ne verdin? diye sorun. Gelip Ümmü Cafer’e sorarlar:

    - "Üç yüz dinar verdim" diye cevap verir. Kör:

    - "Hayır, Allah’a yemin ederim ki, bana o her gün iki pide ile bir tavuk gönderirdi. Ben onları arkadaşıma iki dirheme satardım" der. Ümmü Cafer:

    - "Adam doğru söylüyor. Çünkü öteki Allah’tan istedi. Allah da onu ummadığı yerden zengin etti. Bu ise rızkı bizim fazlımızdan istedi. Allahü Teala insanların fakir ve zengin olmasının Allah’tan olduğunu bilmeleri için bunu rızıktan mahrum etti. Allahü Teala’nın takdir buyurduğu her şey mutlaka olur."

İffet Ve Nefsin Şerefi





    Emir İmar b. Hamza, Melik Mansur’un yanına gelir. Mansur onu yanına oturtur. O gün, mazlumların şikayetlerini dinlediği bir gün idi.

    İçlerinden bir adam ayağa kalkıp, yüksek sesle:

    - "Ey Müminlerin emiri! Ben mazlum bir adamım" der. Mansur:

    - "Sana kim zulmetti?" diye sorar. Adam:

    - "Bana zulmeden imar b. Hamza’dır. Bu benim tarlamı aldı" der.

    Mansur, İmar b. Hamza’ya hitab ederek, yerinden kalkmasını ve hasmı ile hesaplaşmasını emreder. Bunun üzerine, İmar b. Hamza:

    - "Ey müminlerin emiri! Eğer tarla onun ise, ben ondan şikayetçi olmam, eğer benim ise, ben tarlayı ona hibe ettim. Tarla için, müminlerin emirinin bana ikram etmiş olduğu yerimden kalkmam" der.

    Mecliste bulunanlar, İmam b Hamza’nın bu alicenaplığına taacup ederler.

İbadetin Hakkının Verilmesi





    Abidlerin biri namaz kılmaya başlar. Fatiha süresini okurken “Yanlız sana ibadet ederiz” mealindeki ayeti kerimeye geldiği zaman, içine, kendisinin gerçekten ibadet edici olduğunu düşüncesine düşer.

    Bunun üzerine kendisine “Yalan söylüyorsun. Sen ancak mahlukata ibadet ediyorsun” diye bir his, bir ses gelir. Bunun üzerine tevbe eder.

    Fatihayı okurken “Yanlız sana ibadet ederiz” mealindeki ayeti celilede ulaştığında yine içine “Hakikaten ibadet ediciyim” diye bir his, bir düşünce gelir.

    Kendisine yine “Yalan söylüyorsun. Sen ancak malına ibadet ediyorsun” diye bir ses gelir. Bunun üzerine bütün malını sadaka olarak dağıtır. Yanında zaruri ihtiyacından başka hiçbir şey bırakmaz.

    Sonra namaz kılmaya baslar. “Yanlız sana ibadet ederiz” mealindeki ayeti kerimeye geldiği vakit “Gerçekten ibadet ediciyim” diye kendisine bir his gelir. Bundan sonra kendisine “Doğru söylüyorsun. Sen gercekten ibadet edicilerdensin” diye bir ses gelir.

İbadete Öncelik Vermenin Mükafatı





    İsrailoğulları için salih bir adam varmış. Onun da salih bir karısı varmış. Allah Teala o zamanın peygamberine şöyle vahyeder:

    - "Filan salih kula git, söyle. Ben onun ömrünün yarısını zengin kıldım, yarısını da fakir. Eğer gençliğinde zengin olmayı seçerse, biz onu gençliğinde zengin kılar, ihtiyarlığında da fakir kılarız. Eğer zenginliği ihtiyarlığında isterse biz onu gençliğinde fakir, ihtiyarlığın da ise zengin kılarız."

    O zamanın peygamberi adama bunu bildirir. Adam karısına gelip, durumu anlatır ve:

    - "Bu hususta fikrin nedir?" diye sorar. Karısı:

    - "Sen seç" der. Adam karısına:

    - "Ben fakirliğin gençlikte olmasını seçtim. Çünkü ben o zaman yoksulluğa ve Rabbime ibadet etmeye sabredebilirim. İhtiyarladığım vakit, zengin olursam geçim sıkıntısı çekmem, yiyeceğim bulunur, Rabbime ibadet ve taatte bulunmaya da gücüm, kuvvetim bulunur. Bunun üzerine karısı şöyle der:

    - "Ey adam! Eğer gençlikte fakir olursan, Allah’a ibadet etmeye gücün yetmez, çünkü biz o vakit, geçim derdi ile meşgul olur, Allah’a ibadet ve taatta bulunmaya ve tasaddukta bulunmaya eremeyiz. Eğer zenginliği gençlikte seçersek, vücutlarımızın ve bedenlerimizin kuvvetli olmasından dolayı, Allah’a ibadet ve itaat etmeye gücümüz yeter. Adam karısına:

    - "Görüşün çok güzel, ben de böyle yapacağım" der. Bunun üzerine Allahü Teala o peygambere şöyle vahyeder:

    - "O adam karısına, Allahü Teala şöyle buyuruyor de:

    - "Siz bizim taatimizi tercih ettiniz. Siz bütün çalışmalarınız bana ibadet etmenize ayırdınız. Ve her ikinizin niyeti hayır işlemekte birleşti, ben de sizin bütün ömrünüzü zenginlik içinde geçirmenizi takdir ettim. Sen ve ailen bana ibadet ve taat üzere olun. Dilediğiniz sadaka olarak verin ki, dünyada ve ahirette nasibiniz olsun. Allah her şeyden müstağnidir."

Yalancı Elçinin Dilinin Kesilmesi




    Kral İskender, Melik Dara’ya bir elçi gönderir. Elçi geri gelip, Melik’in verdiği cevabı anlatınca, iskender, cevabı mesajda bulunan bir kelimeden şüphelenir. Elçi, İskender’e:

    - "O kelimeyi ben şu iki kulağımla işittim" der. Bunun üzerine iskender, kelimenin aynını yazıp, Melik Dara’ya gönderir. Dara mektubu okuduğunda, bir bıçak isteyip o kelimeyi mektubun içinden keser ve mektubu, iskender’e iade eder. İskender’e aynı zamanda bir mektup yazarak, durumu izah eder. Mektubunda şöyle diyordu. Dara:

    - "Kralın niyeti, anlayışı ve kuvvetli görüşü, gönderdiği elçinin sözlerinin sıhhat derecesine vakıf olduğuna delalet ediyor. Şimdi ben o kelimeyi kestim. Çünkü o kelime benim sözümden değildi. Ben senin elçinin dilini kesmeye bir yol bulamadım" der. Bunun üzerine iskender, elçiye adam göndererek yanına çağırır ve:

    - "Melike’nin sözlerine o kelimeyi niye ekledin?" der. Elçi:

    - "Çünkü o, benim hakkımı noksan verdi, beni kızdırdı" der. İskender:

    - "Vay haline, biz seni, bizim maslahatımız için mi gönderdik, yoksa kendi maslahatımız için mi?" der ve ağzından dilini çekip, keser.

Ya Susmalı Veya Konuşunca Rabbi Zikretmeli





    Zünnun-ı Misri şöyle der: İçi yemyeşil bir bağa uğradım, bir de baktım ki genç bir, elma ağacının altında namaz kılıyor. Kendisinin namaz kıldığının farkına varmadan selam verdim. Selamımı almadı. Tekrar selam verdim. Yine selamımı almadı. Sonra namazını uzatmadı. Namazını bitirdikten sonra parmağı ile toprak üzerine şu şiiri yazdı:

    “Dil konuşmaktan men olundu. Çünkü o düşmanlığa sebebtir, belki afetleri celbedendir. Konuştuğun vakit, Rabbini zikret. O’nu unutma ve her halinde O’na hamdet”.

    Bunu okuduğum vakit uzun uzun ağladım. Sonra ben de parmağımla yere şu şiiri yazdım:

    “Hiçbir yazan yoktur ki, yerde çürümesin, fakat zaman, ellerin yazdığını, devamlı saklar. Elinde kıyamet günü gördüğün vakit seni sevindirecek, olandan başka bir şey yazma.”

     O genç, bunu okuduğu vakit, şiddetle haykırdı, sonra vefat etti. Onu kefenleyip defnetmek istedim, fakat:

    “Onun cenazesini melekler kaldıracaktır” diye bir ses işittim. Bunun üzerine çekilip ağaca doğru yürüdüm ve ağacın altında iki rekat namaz kıldım. Sonra cenazenin bulunduğu yere baktım. Cenazeden ne bir eser gördüm ve ne de bir haber alabildim. Kullarına istediği gibi ihsan eden Allahü Teala’yı tesbih ederim.

Teheccüd (Gece) Namazının Fazileti





    Vaktiyle, herkesin sevip hürmet ettiği bir adam, hali ve tavırları garip bir köleyi satın almıştı. Köleyi alıp konağına götürdü. Ona yapacağı işleri öğretti ve:

    “Benden bir isteğin var mı?“ diye sordu.

    Kölesi: “Efendim! Her emrinizi gücümün yettiği kadar yerine getirmeye çalışacağım. Yanlız sizden şu üç şartımı kabul etmenizi istiyorum;

    Birincisi, namaz vakti girdiği zaman bana müsade etmenizi.

    İkincisi, beni gündüz çalıştırıp, gece meşgul etmemenizi.

    Üçüncüsü, bana bir oda tahsis edip, oraya başkasını sokmamanızı, sizden rica ediyorum.”

    Bunun üzerine adam: “Peki, istediklerini kabul ediyorum. Evimin odalarına bak. Hangisini istersen ondada otur.”dedi.

    Köle odaları dolaştı, sonunda eski ve harap bir odayı seçti. Efendisi buna şaşırdı ve kölesine:

    “Niçin bu odayı seçtin?” diye sorunca o garip köle:

    “Ey efendim! Bilmez misiniz ki, Allah ile beraber olduktan sonra, harap olan yer saray olur.” Diye cevap verdi. Odasına yerleşti.

    Aradan günler geçtikçe o zengin kişi, kölesine karşı gittikçe artan bir hürmet duymaya başlamıştı. Dürüst ve çalışkan olan, az konuşan kölesine, yediğinden yediriyor, giydiğinden giydiriyor ve ona bir arkadaş hatta kardeş gibi davranıyordu. Fakat onun halini ve hareketlerini de merak ediyordu.

    Bir gece, kölesinin odasına gidip bakmaya karar verdi. Yavaş yavaş, sesizce o harap odanın kapısına geldi. İçeriye baktığında gözleri kamaştı, hayret içerisinde kalmıştı. Odanın tavanında göğe açılmış bir delik ve ordan uzanmış nurdan kandilin ışığıyla odayı tatlı bir aydınlık kaplamıştı. O garip köle ise secdeye kapanmış, Allah’a niyazda bulunarak şöyle diyordu:

    “Ya Rabbi! Beni, gündüzleri efendime hizmet etmekle vazifelendirdin. Eğer efendime olan hizmetim olmasaydı, gece ve gündüz sana ibadet etmekten başka hiçbir işle meşgul olmazdım. Kusurumu affet, Allah’ım.”

    Efendisi, sabaha kadar kölenin bu halini seyretti. Köle ise ondan habersiz, niyazına devam ediyordu. Sabah olunca nur kandili göğe doğru çekildi, tavandaki delikte kaybolmuştu.

Kölenin efendisi birçok geceler aynı şekilde onun halini gizlice seyretti. Bir sabah kölesini yanına çagırdı ve ona:

    “Allah için seni azad ediyorum. Seni meşgul eden kimseye hizmet etmekten kurtulup, Allah’a gece gündüz ibadet ve taatte bulunasın” dedi.

    Bunları duyunca kölenin gözleri yaşla doldu. Cevap vermedi. Bir zaman sessiz, öylece kaldı. Sonra ellerini kaldırıp Allahü Teala’ya şöyle niyazda bulundu:

    “Ey Rabbim! Senden, benim sırrımı gizlemeni talep etmiştim. Şimdi sırrımı açıga vurup, halimi insanlara bildirmeyi diledin. Ey kudret sabibi Allah’ım! Beni kendine al “ diye dua etti. Allah’ü Teala onun bu niyazını kabul buyurdu. Çok geçmeden köle yere düştü. Kelime-i Şehadet getirerek beka alemine göçtü.

Seciye Sahibi Olmak Ve Sebat Etmenin Fazileti





    Hazreti Ömer (r.a.) zamanında Rum savaşçılari bir kısım müslümanları esir alırlar. Müslümanların içinde bulunan kuvvetli ve heybetli biri, Rum hükümdarına anlatılır. Rum hükümdarı onu görmek için yanına cağırır.

    Hükümdarın bulunduğu yerin önünde zincir çekilmişti. Başını eğmeden (rüku eder gibi) oradan kimse geçemezdi. Müslüman adam onu gördüğündem rüku eder gibi eğilerek oradan geçmekten kaçındı ve:

    - ”Ben, kafir olan bir kimsenin yanında rüku eder şekilde girmekten Hazreti Muhammed Aleyhisselam’dan utanırım“ dedi.

    Bunun üzerine Rum hükümdarı çekilmiş olan zincirin kaldırılmasını emretti. Zincir kaldırılıp, Rum hükümdarın yanına girdiği zaman onunla uzun uzadıya konuştu. Rum hükümdarı ona:

    - “Eğer bizim dinimize girersen, mührümü eline veririm. Rum beldesinin hükümdarlığını da sana bırakırım, istediğini yaparsın“ dedi. Müslüman olan zat:

    - “Rum hükümdarlığının dünyada hakim olduğu yer ne kadardır?“ diye sordu.

    - “Üçte biri veya dörtte biri kadardır“ diye cevap verdi. Adam:

    - “Eğer dünya ve dünya dolusu altın ve cevherler onların olsa ve onu bana bir günlük verseler, yine de kabul etmem“ dedi. O zaman Rum hükümdarı sordu:

    - “Ezan nedir?” Adam:

    - “Ezan: Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne muhammeden abduhü ve rasülühü” demektir” dedi.

    Rum hükümdarı etrafındakilere:

    - “Bunun kalbine Muhammed (s.a.v.)’in sevgisi tam manasıyla yerleşmiş. Bu durumda bu adamın dönmesi mümkün değildir” dedi ve ateşe su dolu büyük bir kazan konulmasını ve iyice kaynadığı vakit adamın kaynar suyun içine atılmasını emretti.

    Rum hükümdarının emrini yerine getirdiler, adamı kaynar suya attılar. Kaynar suya onu attıkları vakit “Bismillahirrahmanirrahim” dedi ve Allahü Teala’nın yardımıyla kendisine hiçbir şey olmadan, sapa sağlam bir halde dışarı çıktı. Bunu görenler taaccüb ettiler. Çünkü bu, insan gücü ve takatinin üstünde bir hadise idi.

    Bunun üzerine Rum hükümdarı , onun karanlık odaya konulmasını, kendisinden yemek ve içmenin men edilmesini, sadece domuz eti ile şarap verilmesini emretti. Bu halin tam kırk gün devam etmesini istedi. Rum hükümdarının emri yerine getirildi. Kırk gün tamam olunca yanına girdiler. Kendisine kırk gün içinde verdiklerinin hepsini yanında gördüler. Onlardan hiçbir şey yemediğini ve içmediğini anladılar ve:

    - “Sen bunlardan nasıl yemedin ve içmedin? Halbuki Muhammed’in dininde, zaruret halinde iken bunlardan yenilmesi ve içilmesi caizdir“ dediler. Adam onlara şöyle cevap verdi:

    - “Eğer ben onlardan yemiş ve çıkmış olsaydım siz sevinirdiniz. Ben ise sizi kızdırmak ve öfkelendirmek istedim.“ Rum hükümdarı:

    - “Onlardan yemediğine göre bana secde et, ta ki seni seninle beraber onları serbest bırakayım“ dedi. Adam:

    - “Muhammed (s.a.v.)’in dininde Allah’tan başkasına secde etmek caiz değildir” dedi. Rum hükümdari:

    - “Ellerimi öp, seni ve seninle beraber esir bulunanları serbest bırakayım“ dedi. Adam:

    - “El öpmek caiz değildir. Ancak baba, adil olan sultan ve hocanın elinin öpülmesi caizdir“ dedi.

    Rum hükümdarı, adama:

    - “Alnımı öp“ dedi. Adam:

    - “Bunu bir şartla yaparım” dedi. Hükümdar:

    - “Nasıl istersen öyle yap” dedi. Adam, yenini hükümdarının alnının üzerine koydu, onu niyet ederek öptü. Bunun üzerine hükümdar onu ve kendisiyle bulunan esirleri serbest bıraktı. Adama bir çok hediyeler verdi ve Hazreti Ömer (r.a.)’e bir mektup yazarak dedi ki:

    - “Eğer bu adam bizim memleketimizde olup, bizim dinimizde bulunmuş olsaydı, biz ona yüksek mevkiler verirdik”. Hazreti Ömer (r.a.)’ın yanına geldiklerinde, adama:

    - “Bu hediyeleri kendine alıkoyma. Bütün Medine halkını bu hediyelerden hissedar kıl!“ buyurdu. Adam da Hazret Ömer (r.a.)’in emrini yerine getirdi.

Salihlerin İbadeti





    Isam b. Yusuf, Halem el-Esam’in meclisine gelip, ona bir hususta itiraz etmek ister ve Hatem’e:

    “Ya Eba Abdurrahman! Sen namazı nasıl kılıyorsun?“ diye sorar.

    Hatem, yüzünü Isam’a çevirerek şöyle cevap verir:

    “Namaz vakti geldiği zaman kalkıp bir zahiri abdest ve bir de batıni abdest alırım.“

    Bunun üzerine Isam:

    “Batıni abdest nasıl alınır?“ der. Her iki abdesti izah etmek üzere Hatem şöyle konuşur:

    “Zahiri abdesti, yıkanması gereken azaları su ile yıkamakla alırım. Batıni abdestte ise azalarımı yedi şeyle yıkarım. Tevbe etmek, pişman olmak, dünya sevgisini terk etmek, insanların medh ü senasını terk etmek, riyaseti terk etmek, kin ve hasedi terk etmekle. Böylece abdest aldıktan sonra mescide giderim. Tüm azalarımla kıbleye yönelirim. Kabe’yi görürüm. Ümitle korku arasında namaza dururum. Namazda iken Allah’ın beni gördüğünü, sağımda cennetin, solumda cehennemin, arkamda ölüm meleğinin, bulunduğunu görürüm. Kendimi sanki sırat köprüsüne ayağımı basmış sanarak, bu kıldığım namaz son namazdır derim. Sonra niyet edip tekbir alırım. Tefekkürle okurum, tevazu ile rüku eder, içten ağlayıp niyaz etmekle secde ederim. Ümitle oturup duaları okur, ihlasla selam veririm. İşte benim otuz seneden beri kıldığım namaz böyledir.“

    Bunları içtenlikle dinleyen Isam, ağlayarak şöyle der:

    “Bu öyle bir şeydir ki, bunu senden başkası yapamaz.“


Rızıkta Allah’a Güvenmek





    Eş’arilerden Ebu Musa, Ebu Malik ve Ebu Amir, başka bir kaç kişi ile birlikte Peygamber Aleyhisselam’ın yakınınına hicret ettiler. Yiyecek bir şeyler kalmadığı için, içlerinden birini, yiyecek istemek için Peygamber Aleyhisselam’a gönderdiler. Giden kişi Peygamber Aleyhisselam’ın yanına vardığında, kendisine:

    - "Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı ancak Allah’a aittir."

    Mealindeki ayet-i kerimeyi okurken görür. Kendi kendine:

    - "Eş’ariler Allah’a isyan etmişlerdir" diyerek ve Peygamber Aleyhisselam’ın yanına girmeden, dönüp geri gelir ve onlara:

    - "Müjdeler olsun, size imdat geldi" der. Bu sözü işitenler, Peygamber Aleyhisselam’ın durumunu öğrenip, kendilerini müjdelediğin sanırlar. Bunlar bu hal üzere iken, içi et ve ekmek dolu bir tepsi ile iki adam yanlarına geldiler. Adamların getirdikleri et ve ekmekten doyuncaya kadar yediler. Sonra birbirlerine, yemekten artanı Peygamber Aleyhisselam’a götürelim dediler. Peygamber Aleyhisselam’ın yanına vardılar ve:

    - "Ey Allah’ın Resulü! Hayatımızda bize göndermiş olduğun yemekten daha güzel ve tatlı bir yemek görmedik“ dediler. Peygamber Aleyhisselam:

    - "Ben size bir şey göndermedim“ buyurdular. Bunun üzerine onlar, Peygamber Aleyhisselam’a kendilerinden yiyecek istemek için adam gönderdiklerini bildirdiler.

    Peygamber Aleyhisselam kendisine gelene ne yaptığını sordu ve sonra şöyle buyurdu:

    - "O, Allahü Teala’nın onlara gönderdiği bir rızıktır. Onlar ondan doyuncaya kadar yediler“ buyurdu.

Rivayet





    Yine rivayet edilir ki, bir gün Zeyd, Resulüllah’a peygamberlik gelmeden önce, ona uğrar.

    Peygamber Aleyhisselam Ebu Süfyan ile bir sofrada yemek yiyordu. Ebu Süfyan, Zeyd’i yemeğe davet etti. Zeyd ona:

    - "Ey kardeşimin oğlu, iyi bilesin ki, ben put için kesilen hayvanın etini yemem" dedi. Peygamber Aleyhisselam bunu işitince, bir daha böyle eti yemedi.

Nimetin Değerini Bilmek





    Muhammed b. Abdurrahman el-Haşim’in şöyle dediği rivayet edilir.

    Bir Kurban Bayram günü anneme gitmiştim. Yanında, kirli elbiseli bir kadın gördüm. Annem, bana:

    - "Bu kadını tanıdın mı?" diye sordu.

    - "Hayır, tanımadım" diye cevap verdim. Annem:

    - "Bu, kadın, Cafer el-Bermeki’nin annesi Utabe’dir" dedi.

    Kadına selam verdim, sonra:

    - "Başından geçenleri anlat?" dedim. Kadın bana, şunları anlattı:

    - "Sana birkaç cümle söyleyeceğim ki, anlayanlar için onda büyük ibretler vardır. Şöyle ki:

    - "Bu Bayram gibi bir bayram girmişti. Benim Cafer bana aşı geldi, bana bakmıyor, derim. Bu gün ise size geldim, iki koyun derisi istiyorum sizden. Birini iç elbise, diğerini de dış elbise yapacağım" dedi. ,

    Ben kadına beş yüz dirhem verdim ve kendisine, her ihtiyacı için bize gelmesini rica ettim. Hakikaten kadın ömür boyu bize gelip giderdi.

Nefsin Arzusuna Uymamak





    Bilginlerin birinden rivayet edilmektedir.

    Demiştir ki: "Komşumuzdan yemek için pişmiş kuzu eti satın almıştık. Fakirlerden biri de bize geldi. Onu da bizimle yemeğe davet ettik. Fakir, kuzu etinden bir lokma alıp ağzına koydu. Sonra yutmadan lokmayı atarak uzaklaştı ve bize

    - "Bana öyle bir hal geldi ki, eti yemekten beni men etti" dedi.

    Biz: "Sen yemeyince, biz de bu etten yemeyiz" dedik.

    Fakir: "Ben bir fakirim, yemem. Size gelince nasıl isterseniz öyle yapınız" dedi.

    Biz de fakirin yemediği etten yemedik. Ve:

    - "Bunu pişireni cağırıp, etin aslını kendisine sorsak, belki de bize bir çirkin sebeb söyler" dedik.

    Gerçekten, eti pişireni çağırdık ve kendisine, etin aslını sorduk. Daha bize sorumuzu bitirmeden etin, ölü hayvan eti olduğunu ve nefsine uyup, parası için sattığını söyledi bize. Bizde eti köpeklere yedirdik.

    Bir müddet sonra o fakiri gördük. Kendisine, eti yemekten çekinmesinin sebebinin ne olduğunu ve kendisine nasıl bir hal geldiğini sorduk. Bize şöyle cevap verdi:

    Allah’a yemin ederim ki, senelerden beri hiç et yemek istemezdim. Bu pişmiş eti bana takdim ettiğiniz vakit, nefsim şiddetle et yemek arzuladı. Bundan dolayı ette bir illet olduğunu anladım ve yemeyi terk ettim."

    Bak ey kardeşim, Allahü Teala nefsinin arzularına muhalefet eden kullarını nasıl koruyor!

Kocaya İtaatin Fazileti





    İsrailoğullarından bir genç şiddetli bir hastalığa tutulmuş. Annesi:

    - “Eğer çocuğum şifaya kavuşup hastalığından kurtulursa yedi gün dünyadan çıkacağım” diye adamış. Allahü Teala çocuğa şifa verir, çocuğu hastalığından kurtulur. Fakat annesi adağını yerine getirmez. Bir gece rüyasında, biri gelip kendisine:

    - “Adağını yerine getir. Yoksa Allah’tan daha şiddetli belaya uğrarsın,” der.

    Sabah kalkınca çocuğunu çağırır, durumu ona anlatır ve kabristanda kendisine bir kabir, kazmasını, kendisini oraya defnetmesini emreder. Çocuk, annesinin emrini yerine getirir ve gider. Kabre konulduğu zaman kadın, şöyle niyazda bulunur:

    - “Ey Allah’ım! Gücümün yettiğini yaptım, adağımı yerine getirdim. Bu kabirde beni her türlü afattan koru!“

    Kadın bu duayı yapınca, baş tarafında parlak bir ışık ve pencere gibi bir delik gördü. Bahçede iki kadın bulunuyordu. Bu iki kadın ona:

    - “Ey kadın! Ordan çıkıp buraya gel!” diye seslendiler. Genişleyen pencereden çıkıp kadınların yanına gitti. Bir de ne görsün, bahçenin içinde güzel bir havuz, kendisi de gidip onların yanına oturdu. Oturan kadınlara selam verir. Selamını almazlar. Kadınlara:

    - “Selamımı niçin almadınız? Halbuki konuşabiliyorsunuz” der. Kadınlar:

    - ”Selam vermek bir ibadettir. Biz ise ibadetten men olunduk“ dediler.

    Kadınların yanında otururken, bir kuş gelip kadınların birinin başının ucuna konar ve kanatlarıyla kadını serinletir. Başka bir kuş de gelir, diğer kadının başucuna konarak, gagası ile kadının başını gagalamaya başlar. Birinci kadına:

    - “Bu keramete, nasıl ve ne ile ulaştın? Diye sorar. Kadın:

    - “Dünyada iken benim bir kocam vardı. Ben ona çok itaat ederdim. Ona hiç karşı gelmezdim. Ölürken kocam benden razı olarak öldüm. Allahü Teala bunu ikram buyurdu“ dedi. İkincisi:

    - “Sen bu musibete ve azaba nasıl ve niçin uğradın?” diye sordu. Kadın:

    - “Ben saliha bir kadındım. Dünyada iken benim bir kocam vardı. Ben ona itaat etmez, daima ona isyan ederdim. Dünyadan ahirete göçerken, o benden razı değildi. Allahü Teala kabrimi, iyi amellerimden dolayı bir bahçe kıldı. Fakat kocam benden razı olmadığı için de, Allah bununla beni cezalandırdı. Sana çok rica ediyorum ki, dünyaya döndüğünde, kocamın yanına git, beni bağışlamasını ve benden razı olmasını, kendisinden istirham et. Belki benden razı olur da, bu azaptan kurtulurum“ dedi.

    Yedi gün geçtikten sonra ona:

    - “Kalk kabrine gir. Çünkü çocuğun gelmiş, seni arıyor. Kabirden çıkaracak.“ Dediler. Kadın onların yanından kalkıp kendi kabrine geldiğinde, çocuğunun kabrini kazdığını gördü. Kadının, adağını yerine getirdiği haberi etrafa yayılınca, insanlar onun ziyaretine geldiler. Bu arada kendisinden, kocasına gidip kendisini bağışlaması hususunda, ricada bulunmasını isteyen kadının kocası da ziyaretine gelmişti.

    Karısının söylediklerini bir bir kocasına anlattı. Kocası da karısını affetti. Gece rüyasında o kadını gördü:

    - “Senin yüzünden azaptan kurtuldum. Allah sana çok büyük mükafat versin. Allah senin günahlarını bağışlasın” diye dua ediyordu.

Kerametler-2





    Bir adamdan rivayet edilmektedir, demiştir ki:

    - “Biz, bazı tacirlerle birlikte gemide bulunuyorduk. Gemi ile denize açıldığımız zaman, şiddetli bir fırtınaya tutulduk. Esen rüzgarın etkisiyle kabaran dalgalardan gemi yalpa vurmaya başladı. Geminin güvertesinde deriden elbise giymiş bir adam duruyordu. Devamlı olarak vuran dalgalardan gemi su almaya başlamıştı. Sonunda geminin içi su ile dolup ağırlaştı.

    Biz korku içinde kıvranıp, can ve mallarımızdan ümidimizi kesmiştik. Adam gemiden dışarı çıkıp, su üzerinde namaz kıldı. Biz kendisine:

    “Ey Allah’ın velisi! Bize yetiş” dedik. Adam bize hiç iltifat etmedi. Bunun üzerine kendisine yalvarmaya başlayıp:

    - “Kendisine ibadet etmen icin sana güç ve kuvvet veren Allah hakkı için, bize yetiş, bizi kurtar!” dedik. Bu sefer bize döndü ve uğradığımız felaketi görmezlikten gelerek:

    - “Size ne oldu?” dedi. Biz:

    - “Esen rüzgar sonucu gemiye vuran dalgaları, bu dalgaların etkisiyle geminin sallanmasını görmüyormusun?” dedik. Bize:

    - “Allah’a yaklaşınız” dedi. Biz:

    - “Allah’a ne ile yaklaşalım?” dedik.

    - “Dünyayı terk etmekle” diye cevap verdi. Biz kendisine:

    - “Dünyayı terk ettik” dedik. Bize:

    - “Öyle ise, “Bismillah“ diyerek gemiden çıkın“ dedi.

    Biz teker teker gemiden çıkıp, suyun üzerinde yürümeye başladık. Ta ki suyun üzerinde durmak suretiyle onun etrafında toplandık. İki yüz kişiden fazla idik. Gemi, içinde bulunan bütün mal ile denize battı. O bize şöyle dedi:

    - “Siz, dünya felaketi bakımından kurtuldunuz. Artık çıkınız dışarı“ dedi.

    - “Allah aşkına soruyoruz. Sen Kimsin?” dedik.

    - “Ben Uveyse el-Karani-yim” dedi. Biz:

    - “Gemide Medine fakirlerine ait mal vardı. Malı onlara Mısırlı bir adam göndermişti” dedik.

    - “Eğer Allah sizin mallarınızı geri verirse, Medine fakirleriyle paylaşırmısınız?” diye sordu. Biz:

    - ”Evet, onlarla aramızda paylaşırız” dedik.

    Bunun üzerine iki rekat namaz kıldı. Sonra gizli olarak dua etti. Gemi, içindeki mal ile denizin üstüne çıktı. Biz tekrar gemiye bindik. O sırada Üveysi kabettik. Medine’ye doğru yol aldık. Medine’ye vardığımızda bütün malı Medine fakirleriyle aramızda paylaştık. Medine’de hiçbir fakir kalmadı.